in

BİR TUTAM FİZİK

“Hayattır…
Hayatı anlayabilmektir fizik…”

Pencereleri tıklayan yağmurlar eşliğinde, küçük bir kızın yüreğine korku salıp soluğu anne babasının odasında aldıran, mavi ışıklı bir ağaç dalı misali ihtişamla toprağa düşen yıldırımdır. Çocukça bir yürekle yapılmış kâğıttan geminin, taş sokaktaki bir su birikintisi üzerinde çaresiz çırpınışını, optikten yararlanarak, bir çift gözle görebilmektir.

Kara kışta, mendirekteki deniz feneri dahi kendine dertleşecek bir dost ararken, kordon boyundaki bir banka oturup uzaktaki sevgiliyi düşlerken, ayazdan üşüyen ellerinle sevgili yerine paltona sımsıkı sarıldığında, kibirli kar tanelerinin yalnızlığı sevişleri ve “git buradan” diyerek birbirlerini itişleridir. 

İlkbaharda hayata “elveda” diyen kahverengiyi, “merhaba” diyen yeşili görebilmek adına, içindeki pozitif enerjinle pencerenin camını moment uygulayarak açabilmek, dışarı koşup toprağa ayak bastığında, bütün stresini, sıkıntını bir “oh” deyişle def edebilmektir.

Ağustos sıcağında aracına atlayıp serin sulara, kızgın kumlara koşarken, araç lastiklerinin sıcaktan eriyen asfalta sürtünüşünü göze alıp, “ne zaman varırım?” diye sorabilmek kendine, camdan dışarı baktığında, çoktan gevşemiş, tatile çıkmış elektrik tellerinin sen ileri doğru giderken, nasıl da sana inat geri geri yol aldığını seyredebilmektir.

Bir hayat döngüsüdür, yaşamın felsefesidir fizik. Yaşam olayları bir meraktır ki incelenirken formüller ve çözümlerin üretilişi sırasında bilimi bir vücut olarak ele alırız. Astronomi, kimya, biyoloji ve jeoloji gövde; psikoloji ve tarih bacak ve kollar; matematik ise kalp olarak düşünülürse, beyindir fizik. Hayat ağacında ki bilim dallarının çıktığı o sert gövdedir, ağacın kendisidir.

Galileo’nun dünyanın yuvarlaklığı uğruna Azrail’i erken tanıyışı, vakti gelmeden toprak oluşudur. Darvin’in giden bir nesne olan gemide durur vaziyette oluşu, bu arada da rahiplikten fiziğe olan momentumu, yıldırım aşkıdır. Newton’un diferansiyel ve entegral hesabının, çekingenliğiyle 38 yıl süren kavgasıdır. 3 yaşında konuşmaya başlayan, 9 yaşında isteklerini tam olarak anlatamayan, hiçbir zaman başarılı olacağına inanılmayan, öğretmenlerinin adını “tembel köpek” taktığı Einstein ve birden ortaya çıkan, beyninin % 4’ ünü kaplayan zekâsıdır. Onunla her şeyin göreceli olması, hızlı nesnelerin kısalması, doğru nesnelerin eğrilmesi, evrenin eylemsizlik çerçeveleriyle doluşudur. Aristo’yla duran nesnelerin durmaya devam etmesi, hareket eden nesnelerin ise durmaya çalışmasıdır.

Suyun şişeye “şırıl” sesiyle dolduruluşu sırasında hain huninin havayı içeride hapis etmesi, havanın bu esarete daha fazla dayanamayarak “yeter ulan!” diyerek huniyi yukarı itişidir. Suyun çakallık yaparak, aradan sızıp uça ese şişeye doluşu, “şırıl şırıl” sesidir.

Çapkın tarağın saçla buluşmasının ardından, saçı aldatarak, bir göz kırpışıyla diğer nesneleri kendine çekmesidir. Çapkın tarağın çekiciliğidir.

Kedi ve köpeklerin seksenli yıllara olan aşkı, siyah-beyaz’ı renkli televizyonlara değişmeyişidir.

Doğanın bizim varlığımızdan habersiz, nesnel olarak var olan bir şey olmadığını anlayabilmektir. Eğer ele alınacak bir sistem var ise bunun bir tek doğa değil, doğa ile bizim birleşmemizden oluşan bir sistem olduğunu kavrayabilmektir. Olaylar olsa da olmasa da zamanın aktığını, madde var olsa da olmasa da uzayın var olduğunu düşünmek yerine, maddenin olmadığı yerde uzayın, değişimin olmadığı yerde zamanın anlamsızlığını anlayabilmektir.

Nedenler ve sonuçlar arası bir bağ kurabilmek, sebepleri başka yerde aramayıp doğa bilimlerinin sona varışını önlemektir.

Matematikle konuşabilmek, felsefeyle yaşamaktır fizik! 

Ak saçları birbirine karışmış, ütüsüz komik önlüğü deneyler arasında farklı renklerdeki sıvılarla lekelenmiş, sürekli formül ve teorilerle uğraşmaktan çevresinde olaylarla hiç ilgilenmeyen, sosyal yönden sıfır, insanların anlamadığı terimlerle konuşup, deli zannedilen adamların uğraştığı, okullarda en zor, başarılması imkânsız olan bir ders midir ki fizik?

O hayatın içinde, var oluşun gizeminde saklıdır. Skaler büyüklüğümle, harıl harıl vektörsel bir büyüklüğe ulaşabilmek adına çabalarken kendimi görüyorum fizik kitaplarının arasında. Kendi hızımı kendim belirlemem adına, serbest düşme hareketiyle atılmışım hayata.

Başaksı boyun 1,78 cm ve eşit kollu terazi, buğdaysı bir  tene sahip olan bedenimin kütlesini, dünyanın çekim alanında 70 kg olarak hesaplıyor. Fiziğime ve ruhsal olgunluğuma aldırmadan, 33 olduğunu söylüyor sayıların dili olan matematik yaşımın. Bütün birimlerim, ölçülerim belli. Şayet doğrultum ve yönüm henüz kesinlik kazanmış değil. Sadece heves ediyorum, hedefliyorum ve olması için çabalıyorum. Evrende yer kaplıyorum. Bir maddeyim ve skaler bir büyüklükteyim.

Amacım sadece büyümek ve olgunlaşmak değil, bunun yanında vektörsel bir büyüklükte kazanabilmek. Yolumu ve nasıl, nereye yürüdüğümü kestirebilmek… Doğduğum günü referans noktam sayarsam yörüngem üzerinde doğrusal bir hareketle ilerlerken kendi mutlak hızımı nasıl takip ediyorsam, çevremde de en iyisi ben olmalıyım, çevrem ile aramda ki bağıl hızı da göz ardı etmemeliyim. Çünkü kendime rakip gördüğüm birileri olursa, bir azme, bir hırsa da sahip olurum.

Belki vektörsel bir büyüklüğe sahip olabilme düşüncesinin verdiği azimle bu yolda yürürken, önüme engeller de çıkabilir. Yol pürüzlü yahut da kaygan olabilir, o zaman sürtünme kuvvetini de hesaba katmak zorunda kalabilirim. Hedeflerime moment uygulamamak için bu kuvvetin statik değil de, kinetik olması için çabalamam gerekiyor. O zaman da yıllarca içimde biriktirdiğim heveslerim, ideallerim yani potansiyel enerjim bana yardımcı olacak. Eğer hedeflerim ve isteklerim olmazsa ve bunları içimdeki azmim ve hırsımla birleştirmezsem, yolun sonuna kadar ulaşmam imkânsız olabilir. Yani engeller karşısında statik kalabilirim.

 Hedefime ulaşmak için yürüdüğüm yolda beni aydınlatan bir ışık kaynağına da ihtiyaç duyabilirim. Benim de bu ışığa karşı duyarlı olmak gerekir. Bir kulağımdan girip diğerinden çıkmaması adına ne saydam ne yarı saydam olmalıyım. Üzerime düşen ışığı saydam olmayarak geçirmeyerek içimde hapsetmeyelim. Böylelikle gün gelir belki yararı olsun diye başkalarına da yansıtabilirim.

Zamanı geldiğinde bir prizma olup bana yansıtılan saf, bilgi dolu, beyaz ışığı, içimdeki kırılma indim yardımıyla işlemeliyim. Renk demetlerini spektruma çevirip, her renkten farklı bir ders çıkartmalıyım kendime. Sonra bir mercek olmalıyım, tüm bilgilerimi, tüm ışıklarımı bir araya devşirip vektörsel bir büyüklüğe ulaşabilmek adına bir yol, bir hayat çizmeliyim kendime.

İşte o çizeceğim hayatı anlayabilmektir fizik…

Bazen de durup “nerdeyim” ve “nasılım” dercesine bir bakmalıyım kendime.

İşte o zaman da bakışlarımın yansıttıklarının geri dönüşünde, aynada kendimi görüp, “Kahretsin! Bugün de çok güzelim,” diyebilmektir fizik.

Turgay ÇUMAK

Yazar Turgay ÇUMAK

Turgay ÇUMAK, 1989 yılında, Sakarya’nın Akyazı ilçesinde dünyaya geldi. Edebiyata olan düşkünlüğü okumayı öğrenmesiyle paralel olarak ilkokul yıllarında başladı. Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Yaşar Kemal, Orhan Veli gibi değerli yazarları okuyarak büyüdü. Okudukça yazdı, yazdıkça okudu, kalemini hiç bırakmadı. O yıllarda iki hayali vardı; biri yazar, diğeri ise polis olmaktı.
2003 yılında ailesinden ayrılarak Kdz. Ereğli H.E Anadolu Denizcilik Lisesinde eğitim görmeye başladı. Daha lise yıllarındayken Kdz. Ereğli Demokrat Gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Aynı medya grubunun radyosunda ‘müzik trafiği’ adlı programı sundu. Katıldığı edebiyat yarışmalarında dereceler elde etti, çeşitli ödüller aldı. Liseler arası kompozisyon yarışmalarında birinci olmayı alışkanlık haline getirmişti.

Lisans eğitimine Çanakkale’de devam etti. Çan Gazetesinde sırasıyla köşe yazarlığı, muhabirlik, editörlük ve sorumlu yazı işleri müdürlüğü gibi etkin görevler üstlendi. Bağımsız bir grup olan “Çan Fransisko” tiyatro topluluğunu kurdu, oyunlar yazdı, yönetti. Yine aynı yıllarda üniversite bünyesindeki “Şiir, Müzik ve Şehir” topluluğunun kuruluşunda bulundu. Geleneksel hale gelen şiir ve müzik gecelerinin başlangıcına imza attı. Radyo programcılığı, sunuculuk, metin yazarlığı, reklamcılık vb. sektörlerde görev aldı. RTÜK başta olmak üzere “Türkçeyi Güzel Kullanma” adına çeşitli eğitimler aldı.
Üniversitenin ardından uluslararası deniz taşımacılığı yapan bir firmada çalışmaya başlayarak dünyanın çeşitli ülkelerine seyahat etti. Bir müddet sonra denizciliği bırakarak polis olmak için çabalamaya karar verdi. Sıkı bir plak koleksiyoncusu olan Turgay ÇUMAK günümüzde mesleki hayatını polis olarak sürdürmekte ve kendine en yakın tür olan polisiye-gerilim romanları yazarak da kalemini diri tutmaya devam etmektedir. İlk romanı; “Şeytan, Azrail ve Gardiyan” 2019 yılında okuyucuyla buluşmuştur.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KİŞİYE ÖZEL EVRENSEL VE KİŞİSEL ZAMANLARIMIZ

Üç mevsim bir kış bilgisi