in

DANTEL DÜKKANI

DANTEL DÜKKANI

Günlerden perşembe. Her perşembe olduğu gibi komşusunun gün ağarmadan çalıştırdığı elektrik süpürgesinin sesiyle güne başlıyor. Bugün de hedeflemiş olduğu sekiz saatlik uyku planını uygulayamamış, hatta nerdeyse yarısı kadar bile uyumayı becerememiş. Yatağa ne kadar erken girerse girsin, bedeni uyumak istemediği müddetçe, aksini yapamamanın verdiği haklı huzursuzluğu tüm benliğinde hissediyor. İlginç biri, uyumayı sevmiyor. Kısık bir ışık, ufak bir tını uykusunun bölünmesine yetiyor. Haliyle kulağında çınlayan elektrik süpürgesinin sesi, yataktan kalkması için oldukça makul bir sebep oluyor. Pencereyi açıyor, güneş henüz doğmamış. Doğanın erinç içinde kendini yenileyişini seyrediyor. Ömründen bir gün daha giderken, uzaklardan gelen gamlı baykuş sesine cıvıltıyla hedefine doğru uçan şen serçenin melodisi karışıyor. Ağaçların kokusunda tazelik, havada ise bir tutam kızıllık var.  Güneş, doğmak için zaman kolluyor. Bir güneş olmayı diliyor o an. Kim bilir, belki o gün doğmazdı. Işığını kapatarak, tüm seslerden uzak, güzel bir uyku çekerdi. Tabii, Güneş’in böyle bir tercih hakkı olmadığını biliyor.

 Muhtemelen dün bedenine yüklemiş olduğu kafeinleri vücudundan hala atamamış. Kahve, onun için hayatı çekilebilir kılan en büyük tutku. Mutfağa yönelip kendine şekersiz, köpüklü bir Türk kahvesi yapıyor. Anlayacağınız güne başlıyor, dünden ne farkı olabileceğini düşündüğü yeni bir güne. Mahmur bir şekilde kahvesini yudumlarken aniden sessizlik oluyor. Komşusunun temizliği nihayet bitiyor. Nedense, hazırlıksız yakalandığı bu sükûnet onu ürkütüyor. Nihayete ermiş bir zaferin ardında bıraktığı kor kokusunu seziyor. Ya da birilerini uyandırıp sesini kesen bir horozun, muhtemel kıvancını hissediyor. Görevini tamamlayıp sessizliğin kollarına kendini bırakmış, sonra o dinginlikten keyif almış birinin hissi, asılı kalıyor havada ya da ona öyle geliyor…

 Bazen komşusunun niyetinin onu kızdırmak olduğunu düşünüyor. “Niye bu saate çalıştırılır ki bu makine? Günün onca saati varken, neden sabahın köründe yapılır bu iş?” Uyumayı sevmese de yapılan saygısızlığa içerliyor.  Çok kızıyor ama en çok da kendisine hayıflanıyor. Diyor ki; “Çalsana komşunun kapısını. Desene her perşembe yaşanan bu soğuk savaştan sıkıldım,” diye. Yapamıyor. Rahatsızlıklarını dile getirmeyi sevmediği için başına gelmeyen kalmıyor. “Hayır” demeyi kesinlikle beceremiyor. Oysa “hayır” kelimesini kullanmamasının sonuçları ile ilgili tecrübeleri çok eskilere dayanıyor. Bu mevzudan ders çıkarmama konusunda oldukça istikrarlı. Hatıraları geliyor aklına. Lise yıllarında, sigara kullanan en yakın arkadaşını anımsıyor. Annesi çantasında sigara paketi bulduğu için arkadaşının ondan suçu üstlenmesini rica edişi beliriyor zihninde. Yakın arkadaş olmanın verdiği sorumluluk ve hayır diyememe hastalığı sebebiyle kabul edişi, o kabul edişin kalbinde bıraktığı pişmanlık sancısını hatırlıyor. Suçu olmadığı halde azar işitirken duyduğu utancı, yüreğinin derinliklerinde tekrar hissediyor. Ayrıca arkadaşının annesinin, annesine gidip onun sigara kullandığını söyleyişini, çocuk yetiştirmek ile ilgili: “benim çocuğum asla öyle şeyler yapmaz. Bak, ben nasıl da güzel yetiştiriyorum,” temalı tavsiyeler verişini unutamadığını fark ediyor. Canının parçası annesinin de hatırı için mi yoksa kendisinin hayır diyememe hastalığına mensup olmasından mı bilinmez, sesini çıkarmadan kadını usulca dinleyişi geliyor gözünün önüne. Annesinin, “Hayır, asıl içen sizin çocuğunuz!” diyemeyişi, ona yıllar boyu kötü anı sıfatıyla eşlik ediyor. Annesi de kendisi gibi hayır diyemiyor. Bu durum genetik midir yoksa lütufkar insanların sahip olduğu bir rahatsızlık mıdır? Gayrimalum olan bu husus çok yıpratıyor. Hayır dememenin, bedenen ters bir etkisi olmasa da ruh kanseri edebilecek bir durum olduğunu biliyor. Özellikle de insan kendisine sürekli hayır diyebiliyor, isteklerini durdurabiliyor fakat başkalarına karşı bu eylemi gerçekleştiremiyorsa durumun vahameti artıyor.

 Düşünüyor da çok şeyi istemeden kabullenmiş. Bu kabullenişlerle başkalarını mutlu etmiş kendisini es geçmiş. Hayat dediğimiz nedir ki? Bir yerde biteceğini bildiğin filmin sonunu görmek için çabalamak, yaşamın dur sesine rağmen günün telaşesine kapılmak, acı- tatlı bir aromada, ekşinin tadını almaya çalışmak değil mi? Günün sonunda geriye kim kalıyor insanın kendinden başka? O, ruh kanseri olmamayı tercih ediyor. “Hayır” sözcüğünü artık kendine değil, başkalarına kullanmaya karar veriyor. Derin bir nefes alıyor. Ürkek bir soluğa; cesaretini, duygularını, kendisini sığdırıyor. “Hayırda hayır vardır.” diyerek evinin kapısını açıyor. Dairesinden çıkıp komşusunun kapısını çalıyor…

 Günlerden perşembe. Bu perşembe, hedeflemiş olduğu sekiz saatlik uyku planını uygulayabilmiş…

 Hayat limanı, ucu bucağı olmayan, deneyimlerle donatılmış bir sığınıma alanı. O limandaki her noktaya varışın ve ayrılışın anısı var. Elbet yarası da var. Kimileri sevmez yarasını; saklar ilmek ilmek işlediği yürek nostaljisinde. Aldığı yaraların üzerine dantel örtüp, görmezden gelmeyi seçer. Oysa fark ettiğimiz yanlışlarımızla yüzleşsek de hatalarımızdan vazgeçmiyorsak, her çağımızda gözümüze çarpar yara izimiz. Ne demiş Şems-i Tebrizi;

“Ne yöne gidersen git, Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün. Kendi içinde yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.”

Başkalarını üzmemek için kendinden feragat eden insanların tek dolaşabildiği yer dantel dükkanıdır. Kim bilir, belki de arz, açıp çıkabildiğimiz kapıların ardındadır.

Melisa ÇETİN

Yazar Melisa ÇETİN

Melisa Çetin 1992 doğumlu, evli ve bir çocuk annesidir. Yazmaya gönül vermiş sınıf öğretmenidir. Basılı bir romanı bulunmaktadır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

ESİR

YEPYENİ BİR HİKAYE BAŞLASIN