in

Dizgin

Dizgin

Çok okurdu.

Çok düşünürdü.

Düşünerek okurdu.

Bundan dolayı bir kitabı bitirmesi biraz zaman alırdı.

Bu tarz okumayı kendi kendine öğrenmişti.

Bu tarz okurken şekil falan yapmıyordu.

Esaslı bir okuyucuydu kendisi.

Hatta bir keresinde okuduğu kitaptaki bir cümle üzerinde takılıp kalmıştı. İç dünyasında moderatörü olmayan bir tartışmanın ortasında bulmuştu kendini. Cümleyle bir tartışma içine girmişti adeta. Hoşgörülü, barışçıl, insancıl, özgürce… Bu tartışmalar saatleri buluyordu bazen. Ama onun açısından bu durumun hiçbir sakıncası yoktu. Şunu çok iyi biliyordu ki bilincin oluşumu külfet gerektirirdi. Armut pişip asla ağzına düşmüyordu. Aksine düşünceleri yorgun düşüyordu. Zamanı daralıyordu söz gelimi. Bundan ötürü zamanın içine yaşamın rutinlerini güçlükle sıkıştırabiliyordu. Düşüncelerini zamana takıyordu, canını dişine takmış gibi…

Düşünceleri özgürlüğün kanatları altında gökyüzünün derinliklerini hayal ederken ya da bir zaman tünelinde kendine yol çizerken duygularını asla kızağa çekmezdi. Bir keresinde yakını göremediği için taktığı gözlüğünün camlarına ilişmişti gözyaşları. Allah’tan yanı başındaki sehpanın üstünde emrine amade bekleyen peçete imdadına yetişmişti. Bir cam parçasına da olsa gözyaşları bir yerlere bardaktan boşanırcasına aksın istemezdi. Mahremiydi. Duygu sömürüsü, onun açısından kabul edilemezdi. Duygu selini ise çoktan rafa kaldırmıştı. Kim bilir bu özelliği belki de babasından geçmişti.

Duygu yüklü böyle bir anda aşk romanına dalıp kapıldığı düşünülemezdi. Çünkü roman türünü pek sevmezdi. Romana ne çok uzaktı ne de çok yakındı. Roman ile ilişkisi ortada idi. Tarihe ve felsefeye üniversite yıllarından itibaren ciddi merak salmıştı. O günden bugüne tarihi ve felsefi yapıtlar elinden hiç düşmezdi, kitaplığında çoğunluk teşkil ederdi. Gerçi kitaplıkları da tek başına yaşadığı evde geniş bir yere hükmediyordu. Kitaplarının bu denli fiziksel hükümranlığına ‘‘evet’’ derken zihinsel hükümranlığına rest çekiyordu. Çünkü o, kitaplarını ‘‘kitaplarının söylediklerini koşulsuz kabul modunda’’ asla eline almazdı. Bu hali ise açıkça yerinde saymanın bir alameti addederdi. Yerinde sayma, kendisi açısından kanıksanmış saygınlık kazanmanın ve popülaritenin çantada keklik standardı idi. Aslında geniş bir ailenin standart fertleri arasında standart dışına çıkarak sivrilmiş bir bireydi o. Adaletin, cumhuriyetin ve demokrasinin tarihten kopartılarak getirilen değişik standart versiyonlarını yaşamayan… Kim bilir belki de bazı aile fertleri, sipsivri uçları körleşmiş kalem gibiydiler.

Bir an için o yaz ailesini ziyarete gittiğinde babasının sarf ettiği sözler çınladı kulaklarında:

– Oğlum, her yıl bir başka geliyorsun?

– Başka derken baba…

– Geçen yılki düşüncelerin bu yılkilerle hiç uyuşmuyor.

– İyi işte ya… Bir fikre sap değilim.

– Nasıl yani?

– Değişimi olmayanın, varsa bir yanlışı, ondan kopması uzun sürer ya da kopamaz.

Ailesi, hele hele babası onu hiç anlayamazdı. Dar bir çevreye meftun yaşam sürüyordu. O dar çevreyi bütünüyle bal dök yala ayarında görüyordu. Kim bilir belki de başka çevrelerde ağzı yandığı için bu çevreye can havliyle atmıştı kendisini. Aidiyet beslediği o dar çevrenin kalıplarından da bir türlü sıyrılamıyordu. Her ne kadar oğlunun ipe sapa gelmez düşüncelerini tasvip etmese de bu düşünceler suya sabuna dokunmadıktan sonra endişeye yer yoktu. Endişesini böyle yatıştırırken zihninin bir köşesinden de şöyle bir dilek geçiyordu:

– Şu çocuğun düşüncelerinin dizginlerini bir ele alsam!..

Eee baba yüreği oğlunu sağlama alma derdinde. Babalar, anneler, büyüklerimiz çocukları için hep sağlamcı değil midir aslında? Onların, fikirlerinden ötürü zarar görmelerini anlamsız ve gereksiz bulurlar. Zira düşünce mahzenlerini görmüşlerdir. O kadar çok hayal kırıklığı yaşamışlardır ki kalpleri sanki üstü örtülü bir mezar gibidir. Damıtılmış, elekten geçirilmiş, topluma karışmış, içlerinden gelmeyen ortalama duyguların ve düşüncelerin esaretinde özgürlüğün tadını çıkarırlar. Dışarıya da hele hele sevdiklerine böyle bir izlenim verirler. Sebep olmak istemezler.

Büyükleri tarihi yaşarken o okuyordu. Okuduğu tarihi kitapların da ekseriyeti anı ya da hatırat nevindendi. Tarihi olayların bizzat şahitlerinin kaleminden çıkmış bu eserler roman tadında olduğu için belki de bundan dolayı roman okumaya ihtiyaç duymuyordu. Romana toktu yani. Hele hele tarihi kişilerden bazılarının anılarında yazdıkları onu çileden çıkarıyordu. O yazılanlara zaten karnı toktu. Mesela dönemin kudretli paşası, kendince yazmıştı. Şu an onu okuyordu. Kendince yaşayan bir adamın yazacakları da kendince olacaktı zaten. Bu durum gayet olağandı. Okuduğu paşa hatıratının bir yerinde Paşa öyle sözler sarf etmişti ki kendisini neredeyse cumhuriyetin bekçisi, demokrasinin koruyucusu, adaletin tesis edicisi rütbesine çıkarmıştı. O kadar yıldızın ve çelengin üstüne yetmezmiş gibi bir de bu sıfatları koymuştu. Rütbe ve makam açgözlüsü bu Paşa, üstüne üstlük en yüksek makama da kurulacaktı. Paşalar gibi hem de…

İç sesi bile geriliyordu Paşa hatıratını okurken. İç sesini dizginleyemiyordu, iç sesi Paşa hatıratındaki her cümleyle kıyasıya tartışıyordu. Hatta iç sesi hızını alamamış, bir zaman tünelinin içine girmişti. Cümleleri değiştirir, tarihin akışını tersine çeviririm diye de ikna turlarına bile çıkmıştı. Bundan dolayı sayfaları dönüp dönüp okuyordu. İç sesinin bu ikna turlarında sarf ettiği garip sözler yankılandı kulaklarında:

‘‘Ben demokrasi barajından elektrik alamıyorum. Demokrasi barajı beni aydınlatmıyor.

Sustu, aman kimse duymasın dedi.

Demokrasi masalını yaşamadığımız için yerin kulağı olamazdı zaten.

Gerçekten benden emindi.

Benim haricimdeki hariciye suspıs  kimliği ile görüntü veriyordu.

İçindeki süt dökmüş kediyi ise habire besliyordu.

Olur da bir gün lazım olur diye…

Dut yemiş bülbüle dönsünler şu kediler, diye de dua ediyordu.’’

Gerçekten çok garip sözlerdi bunlar. İlk etapta bir anlam veremedi. Sesini dışarıya verdi, sesinin arasından fırlayan nefesi emrine amade bekleyen peçetelerini hallaç pamuğu gibi atıyordu. Kafası da kalbi de dağılmış gibiydi. Allak bullak oldu. Sanki iç sesi ile dışarıya verdiği ses duygusal bakımdan zıtlaşıyordu. İç ses korku; dış ses cesaret ile atıp tutuyordu. Dışarıya verdiği sese davulun sesi uzaktan hoş mu geliyordu acaba? Bilemedi. Kendisini bu duygu karmaşası arasında daha çok yormamak için kitaplığına yöneldi. Rastgele bir kitap seçti. Kitabın kapağı ve sayfaları, sahaftan alınmış bir kitap izlenimi veriyordu. Kitaba sinmiş sahaf kokusunu mis gibi içine çekti. Belki rahatlatır diye… Başka bir kanepeye geçti. Kitabın kapağını çevirdiğinde üç sözcük çıktı karşısına:

‘‘Hazan, hicran, hazin…’’

Sayfanın sağ üst köşesine kargacık burgacık biçimde yazılmıştı. Bir sonraki sayfada ise bir fotoğraf… Yağız bir delikanlının, cezaevinde arkadaşlarıyla çektirdiği bir fotoğraftı bu. Yağız delikanlı, fotoğrafta kendisini işaretlemişti. İşaret faili meçhul kalmasın diye de ismini soy ismiyle birlikte yazmıştı. Gözlerine inanamadı. İsim, babasının ismiydi. Ve soy isim, onunla kan bağını gösteriyordu. Paşa’nın kitabı peşine takılmıştı sanki ve bu fotoğraf karesi daha fazla dayanamayarak kitabın bir yerinden başka bir kitaba acı bir çığlıkla sökün etmişti. Fotoğrafın arkasında şunlar yazıyordu:

‘‘Anne, baba bu hazan mevsiminde hicranı yaşıyorum. Hazin durumdasınız, biliyorum. Dizginleyemedim kendimi. Bundan dolayı dizginlerimi eline almayı çok istedin babacığım. Benim için yaptın ama ben bilemedim. Fotoğraftaki işaretli kişi benim. Daralıyorum anne, zamanımı çalıyorlar baba. Canım burnumda…’’

Fotoğraf karesinde babası şekil falan yapmıyordu.

Esaslı duruyordu.

Hem de bedelini, bedeniyle ödemiş bir esas duruşla…

Cumhuriyet, demokrasi ve adalet aleminden çıkarak fotoğrafta avurtları çökmüş, tanınmaz halde duran, bir deri bir kemik kalmış babasına bakarak gözyaşları bardaktan boşanırcasına gözlüğünün camını ıslatıyordu. Cumhuriyet, demokrasi, adalet masallarıyla dolu kitaplarını rafa kaldırıp günlerce fotoğrafı okumaya ve anlamaya çalıştı. Okuma ve anlama meşgalesinden şelale misali önce şu sözler, sonra şu dizeler dökülüyordu:

‘’Tanrı’nın biçilmiş kaftanıdır kader, giydirdikçe giydirir eli elma kokan eli kolu bağlı insana, kader kundağında dünya ninnileri ile mışıl mışıl uyutur…’’

‘’kader duldasında

doğar…

kader sultasında

yaşar…

kaderin kucağında

ölürsün…

Azrail

kader ile göbek bağını keser…

ve yeniden doğarsın

sorduklarında

kimsin, nesin, necisin?

diye:

göbek adım: insan

yedi göbek kaderden biriyim.’’

Fırtınalar kopuyordu yüreğinde… Düşünceleri ve duyguları bir rüzgar gibi savuruyordu onu. Bir o yana bir bu yana… Bindiği dalları bile teker teker kırıyordu. Kaderin kolları arasında DİZGİNliyordu kendini.

Yahya ASLAN

Yazar Yahya ASLAN

Yahya ASLAN, 12.12.1985 tarihinde Nevşehir ilimizde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu ilde tamamladı. Mersin Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2007 yılında mezun oldu. Aynı yıl Şırnak ili Güçlükonak ilçesi Boyuncuk İlköğretim Okuluna Türkçe Öğretmeni olarak atandı. 6 aylık bir hizmetten sonra Mardin ili Derik ilçesi Ambarlı İlköğretim Okuluna atandı. Sonra sırasıyla Nevşehir ve Balıkesir illerinde muhtelif okullarda öğretmenlik ve idarecilik görevlerinde bulundu. Halen Balıkesir ili, Burhaniye ilçesi Şehit Mustafa Serin Ortaokulunda Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Çeşitli dergilerde ve antoloji kitaplarında şiirleri yayımlanmakta olup , kamu ve eğitim sitelerinde ‘‘Yusuf Sevingen’’ mahlası ile güncel ve eğitime ilişkin konulara dair yazıları yer almaktadır. Evlidir. 2,5 yaşında 1 erkek çocuğu ve 8.sınıfa devam eden 1 kız çocuğu vardır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

SEVGİ KAVANOZU

SEVGİNİN RİTİMİ