in

ESKİ MEKAN

ESKİ MEKAN

Edebiyatın gizli sokaklarında gezmek, seni kitapların içindeki tozlu sayfalarda aramak gibi. Her satır arasında sana rastlıyorum sanki. Okumaktan yorulsam da hala her gün o kitabı taşıyorum yanımda.  

On yıl oldu sen gideli; ama ben gidemedim bir türlü. Yine yaptım. Her yıl olduğu gibi tanıştığımız yere gidiyorum. Bir de senin gittiğin gün, o günü baştan yaşıyorum. Çok mu uzun birlikteydik dersen, hayır; ama ben o günleri anmazsam sana ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum.

Tanıştığımız masadan yazıyorum sana bunları. Bu sene kararlıyım. Buraya son gelişim. Bu masaya son oturuşum.

Ben bu masaya oturmuş ödevlerimi yaparken üstünde yeşil parkanla girmiştin nefes nefese. Bir tek ben vardım kafede, sen karşıma oturdun. “Ne olur yardım et!” dedin. O an anladım neden yardım istediğini. “Montunu çıkar hemen.” dedim. Montu aldım. Kitaplarımı taşıdığım büyük torbanın içine tıkıştırdım. Senin eline bir kitap verdim. Saçını geriye taradım. İçtiğim kahveyi senin önüne koydum. O sırada içeri polisler girdi. Bize doğru geldiler. Seni kollarından tuttular. Araya girdim “Ne oluyor memur bey? Ne yaptı ki Mehmet’i alamazsınız” diye. Polislerden birisi “Sen sus. Sen bilmezsin bunları, her yerde bunu arıyoruz. Ayrıca adı da Mehmet değil.” “Affedersiniz memur bey ama nişanlımla oturmuş burada ders çalışıyoruz. Yarın final sınavımız var. Bir bakın isterseniz sizin aradığını kişiye benziyor mu? “

Ben böyle söyleyince polisler durdular. Sana baktılar, ceketi yok diye fısıldadı biri. Etrafa baktılar ceket yok. Biri kahveyi elledi, sıcak olduğunu fark etti. “Hangi okuldasınız?” dedi. Sen hukuk 2. Sınıf dedin çünkü elinde benim ders kitabım vardı. O an ikna oldu polisler. Olmazlar ya ama oldular. Ne kimlik sordular ne de başka bir şey. Sen benimle kaldın. Polisler gitti. Sonra parkanı istedin. Parkanı giyip gidecektin; ama bir an durdun. Bana baktın gözlerimin en içine. O sıcacık kahve rengi gözlerinle: “hayatımı kurtardın. Teşekkür için sana yeni bir kahve ısmarlayabilir miyim?” dedin. Ben de seve seve kabul ettim. Çünkü kimin hayatını kurtardığımı çok merak ediyordum.

Konuştuk saatlerce.  Neden kaçtığını, kimden kaçtığını… Dönem gereği tahmin etmiştim neler yaptığını ama böyle bir karşılaşmayı ne bekliyordum ne de umuyordum. Bu işlerle uğraşan birisiyle hiç tanışmamıştım. Ve senin gibi birisiyle… Senin gelip bir anda oturuşunun üstünden üç saat geçmişken artık kalkmam gerekiyor dediğim an sözleştik. Her gün aynı saatte o masada buluşmaya.

Bir ay, 30 gün, dörder saatten 120 saat. 120 saate neler sığdırabilir insan? 120 saatte aşık olabilir mi? 120 saatte aslında dünyayı hiç tanımadığını anlayabilir mi? Bildiklerini bilmediğini fark edebilir mi? İçinde kelebekler uçar mı? Ülkenin karanlık günleri denilen günleri, toz pembe hatırlatabilir mi 120 saat? Mesela biz hiç sinemaya gitmedik. Hiç el ele yürümedik. Neden bilmiyorum, bu masada konuştuklarımız bize yetti.

Tam 30 gün sonra yine tamda şu an oturduğum masada oturdum. Sen her zamanki gibi geldin. Kafenin camından baktığın anda göz göze geldik. Beni gördüğünde sıcacık gülümsemen yayıldı yüzüne, el salladın. Tam ayrılacakken camdan bir silah sesi duyuldu. Sen yere düştün. Ben kafenin kapısına doğru koşarken kafenin sahibi Ali amca koştu yanıma kolumdan tuttu. “Çıkma kızım dışarı, çıkma!” dedi. Hemen kapıyı kilitledi. Kafenin perdeleri çekti. Beni kollarımdan tutarak mutfak tarafına aldılar. Ben kendimden geçecek kadar ağlarken, ambulans geldi seni aldı götürdü.

Sonra seni aradım. Her gün uğradım bu kafeye; ama sen gelmedin. En sonunda bir mektup bıraktım gelirsen sana versinler diye; ama gelmemişsin. Belki başka bir şehirdesindir artık. Belki yeniden başlamışsındır hayata. Belki bırakmışsındır parkanı. Belkilerim uzayıp gidiyor. Hissediyorum, hayattasın biliyorum. “İnsan sevdiğini hisseder,” öyle demiştin sen bana. Ben seni hep hissedeceğim demiştin. Öyleyse hala hayatta olmalısın.

Bu son gelişim bu masaya. Eğer gelip bu mektubu okuduysan, hala hayattasın demektir. Eğer bunu okuduysan beni hatırlıyorsun demektir.

Sahi, neredesin?

                                                                                                                      Firuzan.

Yazmayı bitirdi. Mektubu hızlıca bir okudu. Sonra masadan kalktı. Kasaya yaklaştı. Kasada duran kır saçlı adama uzattı. Adam mektubu hiçbir şey sormadan ve söylemeden aldı. Kilitli çekmeceyi cebinde taşıdığı anahtarla açtı. Ve diğer onlarca mektubun durduğu çekmeye koydu, çekmeyi kilitledi. Adamın yanındaki genç çocuk “Hala mı , hala mı ona mektuplar. Bu kaçıncı mektup ?” dedi. Kır saçlı adam sessizce kalktı. İçeri geçti…

 “Sadece mektup mu ? Ben, o belki bir gün gelir diye okulu bıraktım. Burada çalışmaya  başladım. Ali amca sıkıntıya düşünce başkasının eline geçip değişir burası diye  rahmetli babamdan kalma parayla kafeyi satın aldım. Ali amca bilir. Belki o bir gün gelirse  diye burayı tanısın istedim. O yüzden hiçbir şeyi değiştirmedim… O yüzden bu semtteki en eski mekan burası…”

Esra BULUT

Yazar Esra BULUT

Antalya doğumlu Esra Bulut, Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünü bitirmiştir.Antalya'da özel bir okulda sınıf öğretmeni olarak çalışmakta, aktif olarak da Yaratıcı Drama Eğitmenliği ve Çocuklarla Felsefe Eğitmenliği yapmaktadır. Lise yıllarından beri yazı yazan Esra Bulut üç yıldır çocuk kitapları üzerine çalışmaktadır. 2022 yılının Şubat ayında Mutlu Hayvanlar Ormanı serisinin ilk kitabı olan Üstümdeki Uykucu adlı kitabı yayınlanmıştır. Bunun yanında yazımı devam bir romanı bulunmaktadır.Yakın zamanda çekimleri başlayacak olan bir kısa film senaryosu da yazmıştır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir Yorum

  1. Hep o filmlerde izlediğimiz 80 lere ait aşk dolu kısa bir film şeridi geçti gözümün önünden,tüm karakterler canlandı kafamda ve devamı olmalı bence ikinci bir buluşmayı hak ediyorlar

DUYGULARIN CİNSİYETİ YOKTUR

BAĞLANMA STİLLERİ