in

HAYIRSIZLAR

HAYIRSIZLAR

Yeni yağan karın saçtığı ışıkla, gökyüzü pırıl pırıldır. Fakat ilikleri donduracak kadar soğuk hava, köyün üstünü kaplar. Doğa derin uykudadır. Tabi ki onunla insanoğlu da… Şimdi yaraları iyileştirmek için ruhu uyutma, unutma ve teselli etme zamanıdır. Ne demiştir Nazım Hikmet:

“Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum. Çünkü unutmak için önce hatırlamalı insan…”

Soğuk kış ayları boyunca işte aynen bunu yapar miskin miskin insanoğlu…İranlı yazar Goli Taraghi ölümle özleştirir kış mevsimini:

“Pencere aralarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan, rüzgâr doluyor içeriye. Kış geldi. Ne kadar soğuk ve ne kadar yakıcı. Dünya buz tutmakta, dünya benimle birlikte yavaş yavaş ölmekte. Işıkları yakayım. Sandalyemi bahara döndüreyim ve battaniyeme sarılayım…”

Köyde bahçeler, yollar, evlerin çatıları, traktörlerin üzeri, elektrik direkleri, bembeyaz kalın bir yorganla kaplanmış gibidir. Adeta bir ressamın tablosundan fırlar. Kar taneleri gökyüzünden birbirlerine çarpmadan beyaz bir titreyişle salına salına yağar.

Ufukta görünen köyü çepeçevre saran dağlar, kar altında kalmış, ırmak soğuktan buz kesmiş ve dona kalmıştır öylece. Zaman zaman güneş solgun bir ışık huzmesi olarak bir görünüp bir kaybolur. Bu haliyle köy sihirlidir, sanki masallar dünyasından fırlamış gibidir.

Her şeye rağmen kar görkemli ve şok edici güzelliği, tüm soğuğu ve ulaşılmaz bir ışıkla izleyenleri soluksuz bırakır. Öte yandan kışın bu bembeyaz soğuğu en çok çocukların ruhuna sızar. Onlar için kış; kartopu oynamak, kardan adam yapmak, kızak kaymaktır. Bu mevsim soğuktan sızım sızım sızlayan parmakları ve ağzından çıkan nefesin beyaz buğu halkaları şeklinde havaya karışmasına rağmen neşedir, enerjidir.

İşte köyün girişindeki evde bahçedeki çeşmenin başında beş çocuk, üşümelerine rağmen ellerindeki güğümleri doldururlar. Az evvel neşe ile kartopu oynamış, bir de yere yatıp karla kaplanmıştır. Üzerlerine yağan karı da sayarsak hepsi birer kardan çocuktur. Burunları kızarmış, gözleri soğuktan yaşarmış ama ruhlarını saran mutluluk, gizemli bir şekilde, doyumsuz bir canlılık katıvermiştir.

Can Kız ve ailesi köye 50 km uzaklıktaki kasabadan, anneannesi ve dayılarına bayram ziyareti için gelirler. Zekiye ve Meral, Ali dayısının çocuklarıdır. Ahmet ve Metin ise Hüseyin dayısının çocuklarıdır. İki dayısı da birbirine sırtını dayamış, iki ayrı evde otururlar. Anneannesi, Ali dayısı ile yaşamaktadır. Can Kız ve ailesi her bayram anneannelerini ziyaret ederler ve çocuklar oyunlar oynayarak çok eğlenirler. Can Kız’ın iki kardeşi vardır. Ama onlar henüz çok küçük olduklarından oyunlara katılamazlar. Bu beş çocuk, soğuk iliklerine işlese de birlikteliklerinden mutludurlar. Kahkahalarla çeşmeden güğümleri doldurup içeriye taşırlar. İçeride çok koyu, aynı zamanda duman altı bir sohbet vardır; çünkü babası ve dayıları sigaraların birini yakıp birini söndürürler. Annesi ve anneannesi Can Kız’ın kardeşlerini uyutmak için ayaklarında sallarlar. Bu arada teyzesi ve Ali dayısının hanımı bayram sofrası hazırlıyorlardır. Gürültüden etkilenmeyen kardeşler, içeri girip çıkarken gıcırdayan kapı sesi ile her defasında gözlerini açıp kapatırlar. Bu esnada Can Kız sohbete kulak misafiri olur. Ali ve Hüseyin dayıları annesine dönerek;

“Bak gözel gardaşlarımız her türlü resmi evrakı hazırladık. Siz bize evlerdeki hisselerinizi verin, imzalarınızı atın, bizde sizlere tarladaki hisselerimizi verelim. Anamda hisselerini bize devretmeyi kabul etti zaten,” demektedirler. Annesi ise biraz düşünceli bir şekilde:

“Ağabeylerim, neden olmasın elbette imza atarız. Ancak annem daha sağken onun hissesini almasanız. Dünyanın bin bir türlü hali var,” der.

Ali dayısı çok yumuşak ama kendinden oldukça emin bir ses tonu ile;

“Merak etme gardaşım anam benim her şeyim ölene dek ben bakacağım ona. Evlat ne işe yarar ki zaten. Biz formaliteleri tamamlayalım, imza atıverin gari…”

Can Kız konuşulanları dinlerken gürül gürül yanan sobanın yanında, sıcaktan iyice mayışmıştır. Buna rağmen, tüm dikkatini sohbete verir. Merakla bu arada televizyondaki “Tom ve Jerry” yi izlerler. Annesi anneannesine dönerek:

“Anne sen kabul ediyor musun ki bu teklifi,” diye sorar, endişeli bir ses tonu ile…

O esnada elindeki tabakla içeri giren teyzesi, lafa karışır:

“Ne olacak aba onlar anamın evladı değil mi? Elbet burası hala onun evi olmaya devam edecek, annemi sokağa atacak halları yok ya…” der. Teyzesinin sözü yeni bitmiştir ki bu kez Hüseyin dayısı atılır ortalığa:

“Nolcak, nedir bu şüphen gardaş! Biz anamızı sokağa atacak değeliz elbet… Burası hala onun evi olcak. Amma sağken resmi işleri onun da rızasını alarak halledelim dedik,” der.

Can Kızın babası önce konuşulanları yalnızca dinlemekle yetinirken, Hüseyin dayısının konuşması sonrası:

“Söz bana düşmez, lakin kardeşler olarak iyi düşünün derim,” diye ekler.

Bunun üzerine herkes kendi fikrini söylemeye devam ederken Can Kız’ın dikkati dağılmış, ekranda hızla koşan fareyi kovalayan kediye takılır gözü. Çocuklar bir an olsun gözlerini, ekrandan ayırmadan kıkırdaya kıkırdaya izlerler.

 Daha sonra yengesinin sesi ile daldıkları yerden çıkar çocuklar. Yengesi:

“Hadin bakam sofra hazır çocuklar. Gelin bakam, gözelce doyurun karnınızı,” diye seslenir.

Sofrada leziz bir köy kahvaltısı vardır. Bal, peynir, zeytin, menemen, gözleme, kaymak, sıralanmıştır yer sofrası üzerindeki siniye. Ayrıca anneannesinin yaptığı patatesli, peynirli bazlama ve baklava ağızları sulandırmaktadır. Odada hem yetişkinler hem de çocuklara için ayrı ayrı yer sofrası kurulmuştur. Kapının hemen yanındaki kuzine üzerinde ısınan bazlamaların mis gibi kokusu sarar odayı. Çaydanlık ise fokur fokur kaynamaktadır. Annesi uykuya dalan kardeşleri odanın uzak bir köşesindeki minder üzerine yatırarak, üstlerini örgü bir battaniye ile örter. Teyzesi çayları doldurur ve odayı çay kaşığı şıkırtıları sarar. Ali dayısı:

“O halde bu iş halloldu gardaş, bayram sonrası kasabaya gelir bütün resmi işleri tamamlarım sen merak etme,” demektedir. Annesi ise gönüllü gönülsüz, öyle olsun bakalım ağabey, yine de ev için annemin payını almasan daha iyi olur,” demekle yetinir düşünceli düşünceli. Can kızın anne ve babası bir şey diyecekmiş gibi bir  süre bakışıp öylece kala kalırlar. Fakat o esnada yengesi:

 “Haydin buyrun bakam, çaylar soğumasın, afiyet olsun,” der.

Annesi direnmez artık; çünkü teyzesi de annesini desteklememiş aksine baskı kurmuştur. Üç kardeş birbirini desteklemiş sadece Can Kız’ın annesi yalnız kalmıştır. O nedenle onlara karşı direnmek bir şey ifade etmeyecektir.

Odadaki çocuklar ve yetişkinler kurulan sofraların etrafına sıralanmış iştahla yemek yemeğe başlarlar. O esnada da sohbet etmeye devam ederler. Çocuklar ise gözlerini televizyondan ayırmazlar. Can Kız ve ailesi o gün yemekten sonra, geç saatlerde babasının minibüsü ile evlerinin bulunduğu kasabaya geri sönerler.

Aradan bir hafta geçmiştir ki Ali dayısı dediğini yapmış ve resmi işleri tamamlayıp, kardeşlerinin tapuya giderek gerekli imzaları atmalarını sağlar. Annesi istekli olmasa da tek başına kaldığından, çoğunluk kararına uyarak mecburen imzayı atmayı kabul eder. Köydeki evler artık iki dayının olur. Anneannesi de hakkını oğullarına verir. Fakat onun karşılığında vaat ettikleri tarlalar için dayılar imza atmazlar. Havalar ısınsın bir kez daha kasabaya geliriz, o zaman hallederiz bu konuyu, şimdi köyde işlerimiz var deyip, ellerindeki ev tapuları ile mutlu mesut köye dönerler.

On beş gün sonra, üzücü bir haber alırlar. Dayıları anneannesini eşlerinin de kışkırtmasıyla evden kovarlar. Gerekçe olarak ise anneannesinin dayılarının eşleri ile anlaşamaması öne sürerler. Fakat konu elbette bambaşkadır. Evlerin üstüne konan dayılar, o yere göğe koyamadıkları annelerini, soğuk bir kış günü kapı dışarı ediverirler. Anneannesi o gün üzerindeki kıyafetlerle sokağa atılmanın verdiği derin üzüntü ile, bir süre amaçsızca sokaklarda dolaşıp, sonra da bir kuytu köşeye sığınarak öylece kalakalır. Oysa ananesinin köyde kardeşleri vardır. Onlardan dahi yardım istemez. Evlatları tarafından onuru kırılmış, kalbi paramparça edilmiştir.

Can Kız’ın anneannesi sessiz, sakin çok yufka yürekli, becerikli, çalışkan bir kadındır. Savaş zamanı cepheye giden eşinin yolunu gözlerken, bin bir zorlukla yedi çocuğu büyütmüştür. Onca iş arasında yeri gelmiş tarla, bağ, bahçede çalışmış, yeri gelmiş ağılda ve ahırda inek koyun sağmış, yeri gelmiş ocak başında bazlama yapıp kışlık erzak hazırlamıştır. Cepheden dönen eşini kanserden kaybettikten sonra, tek başına büyük güçlüklerle çocuklarına hem anne hem baba olup, evlendirmiştir. Fakat hayat ona öyle bir tokat atar ki, ana yüreğinin dayanamayacağı konuyla sınanır. Hiçbir eve sığamamış, küçük bir kağıt parçasıymış gibi atılıvermiştir bir köşeye…

Anne eli ile tüm dünyaya tutunurmuş insan. O eli bir bırakırsa, ömür boyu yutkunurmuş. Can Kız’ın annesinin endişesi ne yazık ki doğru çıkmış, hayırsız oğulları o kınalı eli bırakıvermiştir. Oysa bir evi güzelleştiren en güzel şey annedir.

Sokaktaki anneanneyi, donmak üzereyken köylülerden biri bulup evine götürür. Bir iki gün sonrada, Can Kız’ın ailesine acı haber ulaşır. Çok ağlar annesi: “ben şüphelenmiştim, keşke o imzayı atmasaydım” diye. Fakat elinden bir şey gelmez. Babası minibüsü ile Can Kız’ın anneannesini köyden alır gelir. Artık anneanne onlarla yaşamaya başlar. Can Kız’ın babaannesi de onlarla yaşmaktadır. İki yaşlı sohbet eder dertleşirler. Çok ağlar anneannesi, kolay değildir elbet bir çırpıda gönüllerden silinmek.

Yaşananlar annesini de çok üzer. Tüm aile acılarını paylaşır. “Ne çok şey kaybetmişiz meğer” diyerek düşünmeden edemez. Yaralara merhem olan abileri birdenbire sırt çevirivermişlerdir. Annelerine en büyük zalimliği yapmışlardır. Ne yazık ki evini barkını elinden aldıkları yetmezmiş gibi, hiçbir şeysiz kapı dışarı edivermişlerdir.

“Her çiçeğin boynunu büken bir mevsim varken, her insanın boynunu büken ve küstüren bir vicdansız vardır,” der Büyük İskender. Anneannesinin boynunu da vefasız, hayırsız oğulları bükmüştür. Ciğer parem dediği oğulları, ona neler etmiştir böyle. O günden sonra Can Kız’ın ailesinin evinde, sofraya bir tabak fazla konulmaya başlanır. Anneannesi onlara minnettar olsa da çok üzülmektedir bu duruma.

İnsanın ar damarı ne zaman çatlar biliyor musunuz? Birinin gözyaşına sebep olduğu halde, hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başladığında. Dayılarının ar damarı çoktan çatlamıştır. Tehditlerin bini bir havada uçuşur. Onlar hiçbir zaman yaptıkları hatayı kabul etmezler. Ancak ilerleyen yıllarda Hüseyin dayısı, genç yaştaki evladı kaybeder. Üzüntülerin en büyüğünü yaşar. Ali dayısı ise sağır olur. Sağlık sorunları ile boğuşur durur.

Can Kız’ın anneannesi ise ömrünü içi kış olsa da dışı bahar kokarmış gibi yaşar. Gömer içine acılarını ve sessiz sedasız ağlar durur. Can kızın anne babasına dualar eder, minnettar olur. Bu acı ona çok ağır gelir. Bir yıl sonra üzüntüsünden geçirdiği bir kalp krizi sonucu, bu dünyadan ayrılır. Onun son sözleri şu olur:

“Ah benim dağ gibi durup ta, dal gibi kırılan gönlüm.”

Meryem KULA PİRİÇDANE

Yazar Meryem KULA PİRİÇDANE

Meryem KULA PİRİÇDANE , 1970 Eskişehir de doğumludur .İlk ve orta öğrenimimi orada tamamladıktan sonra , Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi sınıf öğretmenliği bölümünü tamamlamıştır. Yine Gazi üniversitesi Sosyal Bilimler Üniversitesinde Yüksek lisansımı tamamlamıştır. Evli ve üç çocuk annesidir. İstanbul'da 26 yıldır sınıf öğretmeni olarak görev yapmaktadır. “Yaşam koşucusu Atom Karınca “ ve “ Kara Tahta Beyaz Tebeşir “adlı iki kitabım vardır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

TAK TAK TAK

DENİZCİLİK BAYRAMI