in

KIŞ DEVLÜĞÜ/ KADİR DAN

KIŞ DEVLÜĞÜ/ KADİR DAN

Bozkırın hüküm sürdüğü şu dağlarda koyun ve sığır sürülerinden başka hiçbir şey görünmüyor. Ne tarlalarda çalışanlara ne de sap saman taşıyanlara rastlanıyor. Bu zamana tarla, harman kalır mı? Kalmaz tabi ki güz gelmiş nerdeyse tarlalar ekilecek, bostanlar bozulmuş, bahçelerden meyveler toplanmış insanlar kışa hazırlık yapmaya başlamışlar. Şehre giderek köyün son ürünlerini satıp kışlık ihtiyaçlarını tedarik edecekler.

Ben de bu ihtiyaçları tamamlamak için binmişim köyün minibüsüne. Tek bir boşluk kalmayacak şekilde doldu minibüs beni de almazlardı ya şoför dayım olunca mecbur kaldılar. Minibüse biner binmez Nimet halam, Mustafa emminin yanına oturttu. Anam zaten tembihlemişti. Halanın yanından ayrılma sözünden çıkma diye. Ben de öyle yaptım. Minibüs çalışır çalışmaz hararetli bir konuşma başladı. Kimisi bu sene tarladan buğday az çıktı diyor, kimi bostanı da bozduk ama yine de yetmez diyor. Herkes bir şeyler diyor ama kimse halinden, bu düzenin gidişinden memnun değil. Bir zaman sonra şükür sesleri duyuluyor. Ben de seviniyorum şükür diyorum. Ama bilmiyorum neye şükür dediğimi, neye sevdiğimi?

Biraz yavaş mı gidiyoruz ne yoksa bana mı öyle geliyor. Yavaş gidiyoruz yavaş zira yükümüz çok minibüsün üstü torbalarla, çuvallarla dolu bir de içinde onca insan var. Herkes kış devlüğü görmeye gidiyor. Şimdi bu çuvalların, torbaların içindeki bulguru, meyveyi, sebzeyi yaz boyunca bahçeden, bağdan kazandıklarını satıp kışlık ihtiyaçlarını karşılayacaklar. Aldıkları kıymetli olacak kış boyunca azar azar kullanıp her şeyden korunacak. Kışın ne kar yenir ne buz kemirilir bunlar olmasa yaşanır ama ele muhtaç perma perişan yaşanır. Anam alınacakların önemini akşamdan böyle anlatmıştı. Ben bunları devlet meselesi gibi düşünürken o sıra Mustafa emmi:

 – “Sen ne satacan pazarda Çelebi,” diye soruyor.

 – “Hiç birkaç parça bir şey,” diyorum.

“Ne satacağı mı sayardım ya anam aman oğul şehre ne götürdüğünü kimselere söyleme yoksa nasibi, bereketi kalmaz,” dediydi. Benim bu davranışım halamı sevindirmiş olmalı ki bana bakıp samimiyetle gülümsüyor. Bir gurur duyuyorum kendimden, mutlu oluyorum. Belki de beni mutlu etmek amacı bilmiyorum. Ne zaman bir işi düzgün yapsam “senin de düşünmediğin çocuk olduğun günler gelir inşallah,” kuzum der. “Çocuklar düşünmüyor o zaman,” derim kendi kendime. Ben çok düşünürüm demek ki az çocuk olmuşum. Çünkü daha on üç yaşında bir evin koca yükü sırtıma binmiş. Köyde üç kişi kalmışız. Anam, ben, bir de küçük kardeşim Ali başka kimsemiz yoktur. Sıksan üçümüzün suyunu Koca Yusuf Ağa’nın ayran tasını doldurmaz. Babam zaten aylar olmuş üç beş kuruş kazanmak için gurbet ellere gideli. Ayda bir iki kere muhtarın evini arar üç kişi koşarak gideriz. “Nasılsın? İyiyim. Bizde iyiyiz. Allah’a emanet olun.” Eee babam ben okulu anlatmadım, Ali düştü söylemedim, inek az süt verir demedim. Baba, anam çeşmi siyahim türküsü çalınca ağlıyor neden diye sormadım? Gözü kör olsun bu parayı icat edenin gerçi Gazi abi anlatmıştı Lidya denilen millet bulmuş parayı, onların da gözü kör olsun. Bu durumda evin en büyük erkeği ben olunca bütün işler bana kalmış. Para hesabından, evin eksiklerine, bahçenin tarlanın işlerine kadar hepsi benim başımda.

Ben bunları düşünürken hafiften şehir de karşımızda beliriyor. Herkes malzemesini yoklamak için hareketleniyor. Onları görünce ben de şehre getirdiklerimi saymaya başlamışım. İki horozum burada, bahçenin son mahsulleri fasulyem, patatesim burada, Peynirler ise minibüsün üzerinde her şey tamamdır. Yok, yok bir eksik daha var anamın sandıktan çıkarıp iple boyuma bağladığı küçük altın nerede? Boynumu yokluyorum çok şükür o da burada. Anam eksikleri almaya bunlar yetmez diye bir de küçük altın verdi. Babamın gönderdiği paralardan artırıp biriktirdiğiyle enişteme aldırmış. Analar başka işte hep az yer, az uyur çok çalışır ama hep fedakâr olur.  Malzemeleri sattıktan sonra dayımla sarrafa gidip bozduracam. Nasip olur da köyden getirdiklerimi satarsam evin bütün kışlık ihtiyacını alırım. Dayım pazar yerine gitmeden önce Halil emmiyi otobüs terminaline bıraktı. Oğlunun yanına İstanbul’a gidiyormuş. Kışı orada geçirecekmiş. Herkesten helallik istedi. Yüzüne baktım pek üzgündü. Eşi öldüğünden beri böyleydi ama bu üzüntü başka belli ki. Şimdi de araya gurbetlik giriyordu. Yetmiş yaşına gelmiş, bir ayağı çukurda insan vatanından toprağından ayrılmak ister mi? İstemez. Ben yüz yaşıma da gelsem Allah beni toprağımdan ayırmasın. Soğuk sularından, kışın yağan karından, yazın yakıcı sıcağından ayırmasın. Halil emminin haline benim gibi arabadakilerde üzülüyor. Gerçi İstanbul dedikleri çok büyük şehirmiş, güzel yerleri varmış amma kötülükte çokmuş. Tutunan tutunuyor, tutunamayan ezilip gidiyormuş. Kadınlar sessizden dua ediyorlar ele avuca kalmayalım diye, erkekler de ölsem de bu topraklardan ayrılmam diyorlar. Oysa ölünce ahiret denilen toprağa gidecekler zaten. Tövbe tövbe anam hep kızıyor bana, bu laflar Bektaş Dede’nin lafları din ile alay olmaz diye.

Halil emmiyi otogara bırakınca hemen pazar yerine geliyoruz. Acele ile minibüsten inip torbasını, çuvalını kapan satış yapmak için bir yer aramaya başlıyor. Ben de halamla birlikte dolaşa dolaşa bir yer buluyoruz.  

Halam satacaklarını tek tek torbalardan çıkardıktan sonra bana da yardım ediyor. Horozlarımı yanıma alıyorum. Peynirlerin ağzını açıp önüme diziyorum. Fasulye ile patatesi halamın fazladan getirdiği torbalardan birinin üzerine seriyorum. Şimdi sıra beklemede. Bekle Allah bekle. Her yanımıza gelen bir şey alır diyorum ama ne alan var ne de bu ne kadar diyen. Zaman biraz ilerleyince halam bir şeyler satıyor. Ben daha bir şey satamadım. Halama da kızamıyorum o da kış ihtiyaçlarını almak için geldi. Benimkileri satsa kendi ne yapacak? Önümden geçenlerin ayaklarını saymaya başlıyorum. Kaç kere bin yaptım bilmiyorum. Bir bin bitiyor başka bin başlıyor. Halam nedir bu oyunun adı diyor. Bin bir geçen masalı diyorum.

Vakit öğleye doğru yaklaşınca patates ve fasulye ile peynirden az da olsa satıyorum. Sonra yanımıza Hatice Bacı geliyor. O tüm getirdiklerini satmış. Halamla bana beceriksizler der gibi bakarak:

 – “Hayırlı satışlar,” diyor. Halam pek sinirleniyor. Biraz seslice:

 – “Hadi oradan sen de,” diyerek karşılık veriyor.

Kadın duymuş olmalı ki bize dönüp uzunca bir bakış atıyor. Bu kadını halam gençliğinden bu yana sevmezmiş. Sevilecek biri de değil hani. Kibirli, ukala birisi sanki alçak dağları o yaratmış gibi övünür durur. Oysa sen de aynı suyu içiyon bende. Sen Hıdır Paşa’nın gelini değilsin ya. Halam da hep şey der sanki koca konak hanımı haspam. Bir de halam bundan yaşça küçükmüş çocukken halamı nerde görse sıkıştırır dövermiş. Halam biraz büyüyünce bu dövmelere karşılık verir olmuş. O zamandan bu zamana kavga sürüp devam etmiş. Neyse ki kavga çıkmadan kadın pazar yerinden ayrılıyor.

Vakit öğleyi geçince halam getirdiklerinin çoğunu satıyor. Benim daha horozlarım duruyor, peynirler duruyor. Şükür olsun patatesi bitirdim, fasulyenin çoğunu sattım. Yine de canım sıkılıyor. İhtiyaçları karşılamama kazandığım para yetmez. Altını bozdursam da yetmez. Halam canımın sıkıldığını anlamış olmalı ki bana dönüp:

– “Kuzum, ben buraya bakarım sen git biraz pazarı dolaş gel,” diyor.

Yok, git miyim diyecem ama halam öyle bir bakıyor ki suratıma hemen kalkıp gidiyorum. Bu bakış sende çocuksun bakışı. Her yer kalabalık, bir sürü insan, sesler birbirine karışıyor. Uzakta Mustafa emmiyi görüyorum. Gidip oturuyorum yanına:

 – “Kolay gelsin emmi,” diyorum.

 – “Ooo Çelebi hoş geldin. Getirdiklerini sattın mı?” diyor, hüzünlü bir şekilde:

 – “Yok,” diyorum. Üzüldüğümü anlamış olmalı ki.

 – “Sıkma canını satarsın Çelebi,” diyor.

Ne içten diyor “Çelebi” kelimesini sanki yüreğinden söylüyor. “Mustafa emmi bana niye Çelebi diyor,” diye anama sormuştum. O da uzun uzun anlattıydı. Çelebi, oğul demekmiş ondan öyle dermiş ama sade bana demesinin sebebi ise Mustafa emminin, Zakir adında bir oğlu varmış. Attan düşmüş ölmüş. Bizim orada evvelden cirit oynarlarmış. Zakir abi rahmetli o da cirit oynarken düşüp, ölmüş. Şimdi hiç kimse oynamaz bu oyunu kendilerine yasak etmişler. Evlat bu Mustafa emmi çok üzülmüş ağlamış ama ne yapsın kader deyip acısını içine atmış. Bana gelince oğluna çok benzermişim. Babamla konuşurken öyle demiş. Zakir’im gibi bakar bu çocuk, pek kanım kaynar. Kızarsanız demem demiş. Babam da yok emmi senin de oğlun, torunun sayılır demiş. Ondan ta içinden bana Çelebi diye seslenirmiş. Biraz sonra yanımıza orta yaşlarda uzun boylu bir adam geldi. Mustafa emmiye dönerek:

 – “Amca buralarda horoz satan biri var mı?” dedi. Mustafa emmi tam yok diyecekken ben adama mutlulukla cevap verdim.

 – “Benim iki tane horozum var köyden getirdim. Öyle güzeller ki abi evine al bir köşede bakıp seyret.” Adam bana:

 – “Nerede küçük? Böyle övdün onları gidelim göster,” der demez.

Ben önde adam arkada halamın yanına gidiyoruz. Hani derler ya kul dara düşmezse, hızır yetişmez. Adam hızır gibi yetişiyor. Bektaş Dede der ki: “Hızır bir insandır iyi insanlarda hep Hızır’dır. Arama Hızır’ı, Hızır sendedir.” Son cümleyi çok anlamıyorum ama Bektaş Dede dedi ya güzel söz vardır bir anlamı… Horozları satın almakla kalmıyor, kalan fasulyenin tamamını, peynirlerden de çok olmasa da alıyor. Şimdi beni bir rahatlık, huzur kaplıyor. Halam getirdiklerinin tamamını satınca:

 – “Kurbanım. Sen dayını bul altını bozdur gel. Ben peynirleri satarım,” diyor.

Ben de hemen pazara çok uzak olmayan kahvehaneye gidip dayımı buluyorum. Dayım benim elimden tuttuğu gibi içi altın bilezik, kolye, yüzüklerle dolu sarraf dükkânına götürüyor. Gözlerime tilki gibi bakan adama, anamın verdiği altını boynumdan çıkarıp veriyorum. Çok parası olan insanlar neden parayı çok seviyorlar? Zaten var elinde dahası olsun diye böyle kötü olmaya ne gerek var.

Biraz inceledikten sonra bir fiyat söylüyor. Dayım az falan deyince fiyatı biraz artırıyor. Biz de altını bozdurup parayı aldıktan sonra pazar yerine dönüyoruz.

Vakit ikindiye yaklaşmıştı ki benim peynirlerin tamamı satıldı. Kalan torbaları iç içe geçirdikten sonra halamla birlikte doğruca Ömer emminin dükkânına gidiyoruz. İlk önce halam kışlık ne ihtiyaçları varsa alıyor. Ben o sırada dükkândaki şekerlere, lokumlara bakıyorum. Hele de fasulye şekerine dayanamıyorum. Ali ile bana iki cep alıyorum. Halam sinirlice:

 – “Ananın dediklerini al ondan sonra ne alacaksan alırsın,” diyerek bana çıkışıyor.

 – “Çocuk oldum az hala,” diyorum.

Ben de anamın dün akşam yazdırdığı listeyi cebimden çıkarıp saymaya başlıyorum.

 – “Bir teneke tahin helvası, bir torba toz şeker, misafirler için üç kutu kesme şeker, kuru fasulye, nohut, az da olsa pirinç, altı paket çay, üç kutu sabun, bir büyük teneke salça, bir teneke yağ, iki paket çerez, bir kutu lokum,” dedikten sonra kâğıdı cebime koyuyorum.

Ömer dayı da saydıklarımın hepsini bir araya getiriyor. Önce halamın aldıklarını sonra benim aldıklarımı ayrı ayrı torbalara yerleştiriyoruz. Üstüne de isimlerimizi yazdırıp kenara istifliyoruz. İsmimizi yazmasak torbalar kesin karışır. Çünkü kışlık ihtiyaçlarını alanların hepsi torbalarını köye giderken almak için dükkâna bırakmışlar. Bu yemeklik işini hallettikten sonra Orloncu Bekir’in dükkânına geçiyoruz. Halam kışın boş durmamak için biraz fazlaca patiklik ip, allık boncuk alıyor. Ben de birkaç çift kışlık çorap, anam için yazma, yazmalık ip, biraz da örgü boncuğu ayrıca Ali’ye de bir çift eldiven alıyorum.

Buradaki eksikleri de tamamladıktan sonra doğruca köyün minibüsünün yanına gidiyoruz. Nerdeyse herkes gelmiş oturmuş. Halam, Ayşe bacının yanına oturuyor. Ben ise yine Mustafa emminin yanındaki yerime geçiyorum. Mustafa emmi gözlerinin içi gülerek:

 – “Ne yaptın Çelebi,” diyor. Ben de gözlerinin içine bakarak:

 – “Her bir işimi hallettim emmi,” diyorum.

 – “Aferin benim Çelebi’me,” dedikten sonra yüzlerimden öpüyor.

Minibüs hareket eder etmez Ömer emminin dükkânının önüne geliyor. Dayım herkesin torbasını bir bir minibüsün üzerine yerleştiriyor. Ben de bu sırada şeker sucuğu alıyorum. Halam pek sever onun için, Mustafa emmiye de biraz gün kurusu alıyorum. Her ikisi de çok memnun oluyorlar. Kalan paramı da çorabıma yerleştiriyorum. Kış devlüğü tamam şimdi bekle beni bozkırın içinde suları soğuk akan, insanı çileli köyüm.

Abdulkadir KOÇ

Yazar Abdulkadir KOÇ

Abdulkadir KOÇ, 4 Nisan 1997 Sivas Merkez’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Sivas’ta bitirdi. 2019 yılında Düzce Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünde öğrencidir. Kadir Dan adını kullanarak şiir, öykü ve deneme yazıları yazmaya devam ediyor.Leonardo’ya Mektuplar adıyla bir şiir kitabı var. Keşmekeş ve Divitkalem gibi çeşitli dergilerinde şiir, makale ve öykülerim yayımlandı.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yuhlar Yokuşu

GENÇ OSMAN VE TOKAT YOLLARI TAŞLI BİZİM İÇİN NE ANLAMA GELMEKTE?