in

MİSAFİR

misafir

MİSAFİR

Kadın oldukça heyecanlıydı. Hayatını bu kadar derinden etkileyen birini görmeyeli çok uzun zaman olmuş. Onunla konuşacağı ne çok şey var, ona soracağı ne çok soru vardı. Bu zamana kadar geçirdikleri zamanın verimsizliğinin, birbirlerini aslında hiç tanımayışlarının bu kadar yakınken en uzak olmayı nasıl başardıklarını konuşacaktı. Ona bakacak, onu görecek, gerçek anlamda onu fark edecekti. Elleri buz gibiydi, elleri ruhsuz gibiydi. Gözleri ölü gözü gibi ışıktan noksan, gıdasız kalmış bir vaşak gibiydi. Yıllarca biriktirdiği her şeyi bugün soracaktı. Pandora’nın kutusunu açacak, her şeyi ortaya saçacak, halının altına süpürdüğü koca bir hayatı, halının altından alacaktı. Yüzüne can gelecekti.

Kapıyı açtı, içeri geçti misafirin gelmesini bekledi. Evin içi soğudu birden ürperti geldi üzerine.

   Ve sonunda karşısında duruyordu evet bakıyordu öylece, solgun, iki ayrı dünya gibi yabancıydı.

 -Otur bakalım, dedi kadın. Ne ikram etmeliyim.

– Biraz ışık, biraz da sıcak.

Kadın çok aceleci bir giriş yaptı ve “neden görünmezdin, neden beni terk ettin?” dedi.

  Misafir sakince cevapladı.

– Sen beni terk ettin. Sen benimle kendini terk ettin.

Kadın oturduğu yerden elleri dizlerinin üzerinde dizlerini ovaladı. Yüzünde anlamsız ifade cansız bakışlar devam ediyordu. Bir ölü edasıyla sustu…

Bir ölü edasıyla diğeri devam etti.

  – Sen beni sevmedin, sen beni kendinden bilmedin, beni tanımadın, beni ihmal ettin ben hariç herkesi tanıdın,  ben hariç herkesi sevdin, ne zaman sana seslensem fark etmedin, duymadın yok saydın. Kulağını bana vermekten hep korktun. Yüzünü bana dönmekten hep korktun, aynada beni görmekten hep korktun. Beni yok saydın, kendi duygularını yok saydın.

  Misafir arka arkaya sıralıyor. Kadın sessizce onu dinliyor, anlamlandırmaya çalışıyor, her bir cümlesinde yeni bir şey öğrenmiş gibi düşüncelere dalıyor derinleşiyor derinleşiyor sessizleşiyordu.

 – Sen bende olan güzelliklerle yetinmeyi bilmedin, sen bende olanları görmedin, sana en büyük zenginlikleri ve güzellikleri sunan bendim, fark etmedin?

Sen bana ihanet ettin, sen kendine de ihanet ettin. Adaletin, hakkın en büyük yargıcıydın. Bugüne kadar adil olmak için ne mahkemeler verdin, kendine ve bana adil olabildin mi?

Kadın uzunca düşündü, hayatı boyunca iyi bir hakim olduğunu, her zaman adaletten yana olduğunu ve kendinden hiçbir zaman taviz vermediğini, idealleri uğruna yeri geldi ilişkilerini bile harcadığını, yastığa başını koyduğunda rahat uyuduğunu düşünürdü. Tüm bunlar kadını sarstı. Ellerinin üşümesi gittikçe artıyor, mimiksiz yüzünden gözyaşları damlıyor. Ellerini yüzüne götürüp sanki delilleri ortadan kaldırır bir telaşla gözyaşlarını siliyordu.

– Duyguların ne kadar korkunç değil mi? Onlar senin tüm silahlarını etkisiz bırakıyor. Oysa en büyük hatan burada başlıyordu, çocuklarını kaybettiğinde o koca cenaze töreninde sarsılmaz bir hakim olarak orada öylece duruyordun. Gözlerinden akanları yine bu telaşla yine onlardan utanarak ellerinle silip, ellerini paltonda arıtarak duygularından kurtuldun. Aslında o cenazede üç tabut vardı, üçüncüsü sendin. Orada bir anne değil yine bir yargıçtın, doğruların vardı, duyguların değil.

  Kadın gitgide terliyor, panikliyor, yıllardır sağlamlaştırdığı tüm duvarların taşlarının tek tek yerinden oynadığını tek tek üzerine çullandığını hissediyordu. Vücudunda sıcaklık artıyordu…

Yerinden kalkmak istedi, 

– Su alacağım, sen de ister misin?

Misafir, kalkmaya yeltenen kadına sert bir ses tonuyla oturmasını söyledi.

– Kaçıyorsun yine kaçıyorsun. Sen yeterince susuzsun. İnsan, bir makine değil ki. Kendini yağlayarak gıcırdayan yerlerini onaramazsın.

 -Duygularını yok sayarak, bir ölüden farksızsın. Kendi kendinin katili olarak kendini de yargıla…

  Kadın bir arayış edasıyla etrafına bakındı. Sehpanın üzerindeki peçeteliğe uzandı.

– Kendini durdurmadı ağladı, zehrini atmanın bir fırsatıydı. Misafir o kadar haklıydı ki… Şimdi sanık sandalyesinde o oturuyordu. Geçip giden yıllarda kendine yaptığı tüm haksızlıkları, sevdiklerine yaptığı tüm haksızlıkları düşünüyor, gözlerinden akan yıllarını silmiyor, sessizliğe gömmüyor. Misafir konuştukça hıçkırıkları artıyor, elleri ısınıyor, vücudu terliyordu. Bir yaşamaktır hissediyordu.

   Bayrağı eline almak için hazırlanıyor, hıçkırıkların yuttuğu tüm o duygu selini ne kadar sustuysa o kadar haykırıyordu.

 Misafir hızını alamıyordu, sarsılmaz yargıcı sanık sandalyesinde gördükçe daha da acımasızlaşıyor, tüm doğrularını bir bir yıkıyor, sarsıyordu. Duvarlarının sıvasını bir bir döküyor, düşüşlerini izliyordu. Geriye bir insan kalmıştı, sadece bir insan…

  Kadın konuşmaya başladı.

 -Kendime ne çok haksızlık etmişim, sana ne çok haksızlık etmişim. İnsana ne çok haksızlık etmişim, Tanrı’ya şirk koşmuşum, kendimi Tanrı yerine koyarak.

 Gömdüğüm iki bebeğime ne çok haksızlık etmişim. Yaslarını bile tutacak kadar güçlü olmayarak.

  Sevdiklerime ne çok haksızlık etmişim. İnsanı tanımayarak …

  Bedenimi ne çok üşütmüşüm sensiz kalarak, sana tahammül edemezdim. Seni dinlemezdim, görmezdim, kalabalık içinde beni her yokladığında senden kaçarak, seni odalara kitleyerek, seni bilinmeze terk ederek…

  Ben kendimi terk etmişim seni terk ederek. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, buruşmuş ellerinde gözlerinden akanlar süzülüyor, hıçkırıkları azalmıyor kontrolsüzce artıyordu.

  Herkese hakkını teslim ederken kendime etmemişim, tüm bu başarıları hırsımdan yapmışım, mutlu olmayı becerememiş, mutluluğumu önemsememiş, bana yapılan haksızlıkları, bana yapılan adaletsizlikleri yutmuşum. Mahkeme salonunda öfkesi ve hırsının kaynağı belirsiz tüm o hükümleri ben kendime vermişim.

  Dökülen saçlarımın, hastane köşelerinde çektiğim acıların, kaybettiğim insanların, kaybettiğim yıllarımın, kaybettiğim duygularımın hiç farkına varamadım. Cübbemin altında sakladım hepsini…

  Misafir ellerini kadına uzattı, gözlerine baktı o flu görüntü kendini netliğe bıraktı. O yabanci gibi gelen kişiyi şimdi gerçekten tanımış gibi ellerini hissetti. Vücudundaki tüm o ürperti gitti, odanın içindeki sıcaklık arttı. Evin diğer odasındaki plak birden çalmaya başladı. Misafir şarkıyı mırıldanıyor, bir yandan da kadını dansa kaldırmak için hamlede bulunuyordu. Ayağa kalktı ve kadını kaldırdı…

Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak.

Kadın kendini ruhuna teslim etti, senelerdir yok saydığı insanlığına, duygularına teslim oldu. Misafir onun ruhuydu, korktuğu ruhu gözlerine bakamadığı ruhu, sevmediği ruhu. Bütünleşti kadın ruhuyla. İç içe geçti tekrar.

Pınar DİNÇATA

Yazar Pınar DİNÇATA

Pınar DİNÇATA , 11 Şubat 1989 Ankara doğumludur. Sakarya Üniversitesi Fen/
Edebiyat fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okurken eşzamanlı pedagojik formasyon eğitimi almıştır. Çeşitli dergilerde öykülerim ve şiirlerim yayımlanmıştır. Mavi Sakallar Ülkesinde Şahmaran Pulları adında ki şiir dosyası basım aşamasındadır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bir Yorum

HAYDİ ÇOCUKLAR DERS VERME SIRASI SİZDE

KEKEMELER İÇİN ÖNERİLER