in

OSMAN KOCAMAN AYAK









OSMAN KOCAMAN AYAK


Gecenin ilerleyen saatinde üçümüz baş başayız. Ben yorganı burnuma kadar çekmişim, grip hallerindeyim. Kızım ayakucumda oturuyor, oğlum yatağın boş kenarına yerleşik.

Söyleşmekteyiz. Anıların biri gidiyor, diğeri geliyor. Ufak tefek, hırsız gürsüz anlaşmazlıklar, tatlı tuzlu hesaplaşmalardayız. Gözlerim kapanmakla kapanmamak arasında, zihnim canlanmaya her şekilde amade.

Konu nasılsa dönüyor, dolaşıyor, çocukluk yaramazlıklarına geliyor. Ailenin, sülâlenin, onu bir tarafa bırakın, bulunduğu herhangi bir mahallin en ünlüsü oğlumun yaramazlıklarını hatırlamak sadece zihnime değil bedenime de canlılık kazandırıyor aniden. Hafifçe dikeliyorum yattığım yerden:  

“Hiç söz dinlemezdin,” diyorum, bakışlarımla hedef alırken onu. Burnum öyle tıkalı ki, sesim pek yabancı geliyor bana.

Kız kardeşi başıyla onaylıyor söylenenleri, dudağının kenarıyla gülümsüyor abisi. Bense çoktan 20-25 sene gerilere gitmişim, anlatmayı sürdürüyorum:

“Ömrüm, örnek alasın diye sana masallar uydurmakla geçti.”

Kızımın gözleri neşeyle parlıyor. Zira ona hasredilmiş olanlar da vardı, özüne huyuna göre uydurulmuş:  

“Bir tane vardı hani,” diye atılıyor hatırlamanın verdiği heyecanla. “Osman Kocaman Ayak!”

Evet. Böyle bir anlatı uydurmuştum. Konusu çocuk hiç söz dinlemeyen, kesinlikle çorap giymeyen, sürekli yalın ayak gezen bir yaramazdı. Masalda annesi dahil herkesi canından bezdiren Osman bir sabah uyandığında ayaklarını o kadar büyümüş buluyordu ki, evden bile çıkamıyordu. Nihayetinde konu-komşu, tüm mahalle bir araya geliyor, biri kırmızı, öbürü lâcivert bir çift çorap örüp giydiriyordu da ayakları ancak o şekilde eski hallerine dönüyordu. Böylece akıllanan Osman bir daha asla çoraplarını çıkarmıyordu.

Detayları böylesi hatırlamamıza şaşırıyor, gülüşüyoruz. Aniden bastıran bir hapşırık gözlerimi sulandırıp bakışlarımı bulanıklaştırırken:

“Ama sen çıplak ayak gezmekten hiç vazgeçmedin,” diye sitemleniyorum oğluma kalınlaşmış bana yabancı sesimle. “İşe yaramadı benim masal.”

Tam da o anda benim yoksun olduğum esaslı bir bilgiye sahipmişçesine anlamlı bakışlarını bulunduğu uçtan diğer uca çeviriyor kardeşi. Tuhaf bir ışık yanıp sönüyor mavisinde gözlerinin abisinin. Geçmişin bir tür gölgesi sanki.

“Sen öyle san,” diyor sakin ve olgun tavrıyla. “Az mı musallat oldu o Osman, kocaman ayaklarıyla rüyalarıma.”

“Yine de giymedin o çorapları.”

“Giymedim.”Ve ben apansız gelen başka bir hapşırıkla sarsılmadan hemen önce takdir ediyorum sırdaşlığını kızımın ve dirayetini oğlumun, her ikisinin çocukluklarının.



Özlem PEKCAN

Yazar Özlem PEKCAN

1969’da Ankara’da doğdu. Ankara Tevfik Fikret Lisesi ile DTCF İtalyan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Daha sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi AÖF Tarih Bölümü’nü bitirdi.
Yetişkinlere yönelik “İyi İnsanların Kötü İşleri” ve “Eflatun Eldiven” (e-kitap) isimli iki öykü kitabı, çocuklara yönelik ise “Çocuk Yüreklerde Atatürk Çocukluk, Gençlik ve I. Dünya Savaşı Yılları” ve “Çocuk Yüreklerde Yunus Emre Hayatı ve Şiirleri” isimli kitapları, bir de “Çocuk Yüreklerde Orhan Veli Kanık Şiirleri” isimli şiir derlemesi var.
Çocuklar için sadeleştirmesini yaptığı Gulyabani ve Araba Sevdası gibi Türk Edebiyatı’nın önemli eserlerinin yanı sıra yayına hazırladığı “Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik – General Sherril”, “Tartuffe – Molière (Ahmet Vefik Paşa çevirisi ile)”, “Sokakta Harp Var – Kemal Ahmet” gibi kitaplar da bulunuyor.
Ayrıca İtalyanca ve Fransızca’dan çeviriler de yapmakta. Prens, Güneş Ülkesi, Candide, Ankara’da Mustafa Kemal’in Yanında, Pinokyo, Küçük Prens ve Il Piccolo Principe bunlardan.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

2 Yorum

YÜRÜYÜŞ SANCISI

Kırıldı Duygularım