in

SEVGİ KAVANOZU

SEVGİ KAVANOZU

Hayalimde bir sevgi kavanozum var. Ona ne kadar öğrenme hevesiyle yaklaşırsam içini o
kadar iyi dolduracak gibiyim. Sevilme isteğine köle olmadan sadece özgürlük içinde
eylemlerle dolacak kavanozum. Her şeyi sevgiyle yaptığımda bu kavanozun içini doldurup
taşıracağımı biliyorum ama bunun için zihnimde hangi engelleri yarattığımı düşündüğümde
kökleri korkuya dayanan bencilliği görüyorum. Eğer sevmeyi öğrenmek istemeseydim bu
engeli göremeyecektim. Bencillik, derin korkulardan kaynaklandığı için onu fark etmek,
kabullenmek ve yok etmek çok zor. Önce fark edersin. Fark ettiğinde bütün üzüntü ve öfke
kaynaklarının bencillikten aktığını görürsün ve öldürmek için bir düşmanın olduğunu kabul
edersin. Bencillik senin düşmanın, bunu anlayamıyorsun çünkü kendi çıkarlarını gözetmek
nasıl sana düşman olabilir, diye düşünüyorsun. Kendi isteklerin nasıl sana zarar vermek
isteyebilir? Hele ki ilgi görmek, sevilmek gibi masum isteklerin varsa…

Bencilliğin içinde açıkça başkasına zarar veren bir istek yatsaydı bunu fark edip yok etmek
daha kolay olabilirdi. Ama uzun vadede zarar veren şeyler kalbe hoş gelen sebeplerle çalışır.
Ruhumuza zarar vermenin yolu göze şirin gözükmekten geçer. Bu yüzden bencilliğimizi haklı
bir istek sayabiliriz. İsteklerimiz için insanları kullanmayı hoş görebiliriz. Kendimize
söylediğimiz en büyük yalan da şudur: Bu da onların hoşlarına gidiyor. Onların istemeyeceği
bir şey istemiyorum ki… Onlar da kazançlı çıkacak. İşte tüm bunlar bencilliğimizin üstüne bir
perde örter ve onun ne anlama geldiğini anlayamayız.

Hayatımdaki kırgınlıklarım gözümün önünden bir film şeridi gibi geçince hepsinin altında
gerçekleşmeyen, gerçekleşmesine ramak kalmış ya da gerçekleşip tükenmiş arzularımın
bulunduğunu görüyorum. Bazı arzularım gerçekleştiğinde elimde kalan bir değer olmadığını
gördüm. Yemek yiyip doymuş ve can sıkıntısı çeken biri gibiydim. Hayatı isteklerime göre bir
kumar gibi oynadığımın farkında değildim. Kumar oyununda insanlar daha fazlasını
kazanmak için verir. Sonunda kazanır ya da kaybeder. Ama iki ihtimalin sonunda da kendi
arzusuna bağımlı olmaktan kurtulamaz. Odağı hep almaktır. Daha çoğunu almak için verir.
Ne kadar alırsa alsın mutlu olamaz. Yetinemez çünkü her zaman daha fazlasını alabilme
ihtimali vardır. Kaybederse öfkeden deliye döner ancak bu öfke onu daha çok oyuna bağlar.
Kazanma ihtimaline erişmekle yanıp tutuşur insan yüreği. Dikkat edelim de hayatımız bir
kumar oyunu olmasın. Çünkü onun zafere ulaşan bir sonu yok. Oysa insan aldıkça zafer
kazandığını sanır. Ülkeler toprak almak ister. Almak uğruna ne çok şey kaybeder. Hangi
toprak, hangi maden, hangi su kuyusu, hangi petrol kaynağı kaybolan insanlığı geri
getirebilir? Ah! Koca bir ah… Ama biz ülkeleri suçlamayı bırakıp kendimize bakalım. Çünkü
ülkeleri de bizim gibi insanlar yönetiyor. Toplum neyse yöneten de odur. Zaten insan en çok
da kendisini suçladığı için başkalarını yargılar. Oklar karşımızdakini gösterirse bizi suçlayan
sesin vereceği acıdan kurtuluruz ancak o da bir yere kadar…

İnsan kendinden kaçamaz. Bu yüzden öğrenmemiz gereken ilk şey son yıllarda popülerlik
kazanan bir kavram olan öz şefkat. İçerden dışarı akan, tüm yeryüzünü aydınlatan, eyleme
geçen sevginin gücüyle onu besleyelim!

Süzan PIRNALYAN

Yazar Süzan PIRNALYAN

Süzan Pırnalyan, 25 Ekim 1995, İstanbul doğumludur. İstanbul Üniversitesi- Üstün Zekalılar Öğretmenliği lisans bölümünden 2017’de mezun olmuştur. Özel bir okulda sınıf öğretmenliği yapmaktadır. 15 yaşındayken içindeki yazma tutkusunu keşfetmiş ve özellikle üniversite yıllarından itibaren şiir ve deneme türlerinde yazmaya başlamıştır. 2014 yılından itibaren belli aralıklarla yazmış olduğu yazıların bir kısmı kucukbiryanki.blogspot.com adresinde bulunmaktadır. Blog’un tanıtımını ise @kucukbiryanki instagram hesabından yapmaktadır. Kendisini hayata bağlayan ve heyecanlandıran kaynağın sanat olduğuna inanmaktadır. Okumaktan, araştırmaktan ve üretmekten büyük zevk almaktadır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

SIR

Dizgin