in

SOKAK LAMBASI

SOKAK LAMBASI

Her özdeğin aksine, yeryüzüne çarpan ilk ışıklarla gözlerini kısıp uykuya dalmak zorunda bırakılırdı bizim emir kulu. Onun karanlıkla mücadele saatleri, güneşlerin başka semaları aydınlattığı vakitler olacaktı. Gökyüzü vazıh durumdayken varlığı anlamsız kalıyor, kendini pekte bir vasıfsız hissediyordu. Var edilişinden bu yana bünyevi mahrumiyetleri vardı bizim garibanın. Kolları, bacakları ya da canı istediğinde kalkıp gidecek gücü yoktu mesela. Varsa yoksa tek bir gözüyle şahit olup kimselere anlatamadıkları ve tekrar hatırlayamadıkları vardı o boş haznesinde…

Gece, onun için, piknik savanları üstüne serpiştirilmiş farklı türden çörekler, meşrubatlar veya etrafta çağlayan saydam, saf gürültüler gibiydi. Karanlıklara âşık olmalıydı lakin olmasaydı varlığından mahrum kalacaktı dünyeviler. Âşık olduğu o gecelerden biriydi yine. Boynunu eğmiş yol aşırı geçen, düşünce dolu beyinlere dikmişti aydınlığını. Uzaktan gelen bir düğün alayının coşkusu ile eve geç kalmamak için hızlı adımlarla yürüyen bir genç kızın topuklarının çıkarttığı çekingen ses, birbirine eşlik eder gibi çınlıyordu daracık sokakta. Karşı kaldırımdan bu telaşlı musikiye tezatlık gösterircesine, ağır adımlarla yürüyen yaşlıca bir bey amca geçiyordu. Şöylece durup birden o yorgun gözlerini çeviriverdi bizimkine. Işığa odaklanmadan evvel bey amcanın hayal âleminden, Sagrada’nın Spiral Merdivenleri kadar baş döndüren düşünceler geçti.  Aklına, bundan kırk sene evvel, altında oturup kendince hayıflandığı o sokak lambası gelmişti ve o zamanlar ne yaşadı bilinmez ama canı epeyce sıkkın halde şöyle bir konuşma yapıyordu;                                                                                                                                                                   

“ Eh işte! Boyu uzun, aklı kısa sokak lambası seni. Yirmi sekiz yaşındayım ama etrafıma senin kadar aydınlık toplayamadığımı düşünüyorum. Nitekim kendime de pek bir hayrım yok gibi. Aklımdan geçenleri uygulayabilecek cesaretim olsaydı belki şu an oturup sana dert yanacak hiçlikte olmazdım. Şu yaşımda öğrendiklerim bir tık ağır geliyor gibi bana. Aslını, aslında okuyabildiğim ama görmezden geldiğim insanları şöylece bir ters düz ettim ki esasen ne olduklarını öyle görebildim. Hiç kimseleri, güven sığınaklarımın kapısına çok fazla yaklaştırmamayı, en çok acıtanların ardından akıttığım gözyaşlarımı,  kahkahalarımla örtbas etmeyi öğrendim mesela. Beşerlere çok şaşar oldum. Lisanımın harfleri veya lügatları ile anlatamayacağım acılar vermeye başladı insan, insana. Senin gibi olmayı çok isterdim. Canımın hiç acımamış olmasını ya da sen kadar acıtılamayacak olmayı…  Mühim olan o da değil artık. Geleceğimin, gelip gelmeyeceğini, gelecek olursa da nasıl bir öyküyle beni betimleyeceğini, düşünedura aklımı yer oldum. Anonim bilirkişiler daima der; dünü unut, yarını merak etmeyi bırak, bugünü yaşa! diye, lakin düşünmeden edemiyorum. Hiç var olmamış olmayı dileyecek kadar kedere boğulabiliyor düşlerim bazen. Sonra değer verdiklerim geliyor aklıma, hoş! Dünyadaki sebebi ziyaretimin ısrarcı devamlılığını da onlara borçluyum ama korkuyorum be sokak lambası. Otuz kırk sene geçecekte olsa, insanların masumane niyetlerini köreltmeyen, naçizane güvenlerini taştan kalıplara dökmeyen, ailem dışında da aile diyebileceğim nihai şahıslar ile iki muhabbet edip arkamı döndüğümde akıllarında sadece beni vuracakları şeyleri tutmayan, bu sefer hangi tanıdık ihanetle gülüşlerimi soldurmayan, şanı eser bağlarım olsun. Değer verdiğim her bir can karşılığını bulsun. Güzellikler, seması cemil dünyamda daim olsun. Lakin olmayacaksa – bunları asla hatırlattıramayacak bir illet beni bulsun! diye cümleleri geri çağırırken hatırından, gözleri büyüdü bey amcanın, kısa bir nefes süresince,  o günkü kendine seslenemeyeceğini bilinciyle göğsü sıkıştı. Hemen akabinde sokak lambasının seyrelip titreyen ışığına gitti dikkati. Arkasından gelen ses ile iyice geri dönmüştü bu fazlasıyla acı gerçek dünyaya. Lakin ses hiç tanıdık gelmiyordu. Sese doğru döndü, sesin sahibi de pekte yabancı geldi bey amcaya.  Aklı karışık bir şekilde kızcağızın dediklerine odaklandı var olan seyrek gücüyle; “hadi babacığım, geri dönelim eve!” oldu işittiği. Anlam veremedi şöylece sokak lambasına dönüp soran gözlerle baktı “sen tanıyor musun?” dermişçesine fakat ondan da bir cevap gelmeyince, tanımlayamadığı bir dürtü ile giriverdi kızcağızın koluna… Az evvel aklına gelenler sanki kendini boş bir karanlığa kitlemişti.  O lamba gibi bir şey lazımdı, hatıralarını tekrardan aydınlatabilmesi için lakin bey amcanın semtinden elektrikler gideli çok olmuştu…

Siz siz olun! Yıllar sonra bire bir sohbet edeceğiniz, içinizdeki bey amcalar veya hanım teyzeler ile aranızı şimdiden hoş tutun. Sokak lambalarının altında kendi kendinize hayıflanmak yerine, avazınızın çıktığı kadar şarkılar söyleyin. Gelecekte sizleri bulabilecek her türlü senaryolara inat…


Rima Merve AÇIKBAŞ

Yazar Rima Merve AÇIKBAŞ

Rima Merve Güney, Suudi Arabistan doğumlu olup Adana'da yaşamaktadır.İngilizce öğretmenidir. Farklı konular hakkında duygu ve düşüncelerini metinlere dökmeye gönül vermiştir.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

şehir yansır gözlerine

BARIŞ SANATI