in

YABANCI

YABANCI

 Gece; Bitip tükenmeyen karanlığın mimarı, bir tutam aydınlığa bile gölgeler bırakıyorsun. Aydınlıktan, ışıktan nefretin niye. Neden bana bu kadar yakınsın. Karanlığın dipsiz kuyudan farksız. Kimler saklı o kuyuda söyle…Sende güneşin çocuğu değil misin?


        Vakit geceyi vurduğu zaman insanlar bir anda yok olur. Sokaklar unutulmuşlara, unutmak isteyenlere kalır. Onlar kaçaklardan farksızdır. Işıklı yollarda parıltılı lokantalarda otoparkı olan sokaklarda aramayın bulamazsınız. Onlar hayatın kaçaklarıdır. Gündüzün unuttukları, unutmak istedikleridir. Belki de gerçeğin ta kendisidir. Bunu bilmeseler de…

       Gece yarısı olmuştu. Sokak lambalarının birçoğu sönmüştü. Şehrin ara sokaklarının yeni bir misafiri vardı. o tinerci, ayyaş, psikopat, ya da evsiz biri değil. Farklıydı. Kayıp sokağın sakini değildi. Üstü başı gayet düzgündü. Pahalı kahverengi pardösüsü, bol sıfırlı rakamlar verildiği belli olan siyah takım elbisesi, Gümüş yer yer altın kaplama saati, parlak siyah  iskarpinler vardı. Böyle giyime sahip biri saydıklarımdan hiçbiri olamazdı, aramızdaki tek ortak nokta ayakkabılarına bulaşan çamurdu.

      Sokağın bitimine kadar yürüdü. Çıkmaz sokaktı. Sıvası dökülmüş duvarın önünde elbiselerini  çıkarıp fırlatmaya başladı. üzerinde sadece iç çamaşırları kalana kadar devam etti. Önce anlamadım ne yapmak istediğini biraz düşününce anlamıştım. bu gizemli adam deliydi. Gecenin bir yarısı, üstelik şubat ayındayız. Çeşmelerden akan sular bile buza kesmişken, hangi aklıselim insan bunu yapardı ki…
    Sığındığım terk edilmiş binadan çıktım. Kaldığım bina eskiydi terk edilmişti. Camları dahi yoktu. Mahallede ki binaların çoğu geçmişte yaşanan büyük bir yangınla yok olmuştu. Sahi o yangın neden çıkmış aman ne fark eder yandı işte. Binalar tarihi olduğu için yıkılmamıştı.     Tarihi olmasa kesin burada da bir avm yapılırdı. Tadilat yapılacağı söylenmiş ama yapılmamış unutulmuştu. Yine içsel konuşmalara dalıp konudan uzaklaştım. Nerede kalmıştım. Bizim yabancı evet Ona doğru yürüdüm. Yürürken ayaklarımı sardığım naylonların ve vücudumu sarmalayan gazetelerin sesi vardı sadece. Ayak seslerim yoktu. kantarda bir çocuktan ağır gelmeyecek bir beden ne ses çıkarabilirdi ki? Yerdeki pardösüsünü aldım. Omuzlarına bıraktım;
—Üşüyeceksin dedim. Sakin ama öfkeli halde bana döndü.
—Sen kimsin?
—Bu sokaklardaki kayıp ruhlardan biriyim dedim.
Bana baktı, hafif bir gülümsemeyle
—Desene birbirimizden pek farkımız yok. Dedi.
Yerdeki elbiselerini topladım.
—Beni izle dedim.
    Hiçbir şey söylemedi, sessizce takip etti. Odama doğru yürürken, sesleri duyan küçük fareler, yarasalar inlerinden kafalarını çıkarıp bizi izliyordu, hepsi bu garip yabancıya bakıyordu. hızlı adımlarla odama doğru ilerledik. Onlarda inlerine döndü. Odama gelmiştik. Küçük bir odaydı benim odam. Pencereleri sağlam olan ve sokağı en iyi gören odaydı. Kimseye vermedim bu odayı, hele o pis tinercileri asla sokmadım odama ıyyyy o çektikleri şey yüzünden başka bir gezegendeler sanki. Odam sevgili odam, hayatta sevdiğim ve ait hissettiğim tek yer burasıydı. Bu yabancıyı neden buraya getirdim doğrusu bilmiyorum.
    Odanın ortasında yer alan içerisini ısıtan yağ tenekesine yöneldi. Bir yandan titriyor, bir yandan sönmeye yakın kömürlerin közünde ısınmaya çalışıyordu. Sokaklardan topladığım odun ve kömür parçalarından alıp, sönmekte olan közün üstüne bıraktım. Kömürler tutuştukça yabancının da titremesi kesildi. İçeride sadece eski bir karyola, iki tabure, birkaç yorgan vardı. Taburelerden birini yabancıya verdim. Birini de kendim aldım. Sabahtan beri hiç bir şey yemediği solgun yüzünden belliydi.
—Aç olmalısın. Dedim

      Hiç bir şey söylemedi. Gözleri adeta boşlukta bir şeyler arıyordu. Gece için sakladığım somun ekmeğimi ikiye böldüm. Önce istemedi, ama direttim hayır diyemedi yedi. Sonra soğuğun etkisiyle uyuya kaldı. Odadaki yorganlardan birini üstüne örttüm. Soğuktu ve gecenin sonunda gelen ayazla daha da soğuyacaktı. Yine yalnızdım. yine baş başaydık tek dostum geceyle, söyle gece kim bu yabancı? Ne arıyor burada…
Sabah olmuştu. Yabancının alelacele giyindiğini fark ettim.
—Sanırım acelen var dedim.
—Bak yemeğini benimle paylaştığın, kalacak yer için sağ ol. Ama gitmek zorundayım. Cüzdanımı al, burada bir sürü kredi kartı, bir sürüde para var, hepsi senin olsun. İstediğin kadar yemek alırsın. dedi.
—Nereye dedim.
—Seni ilgilendirmez dedi cüzdanını ve paraları önüne fırlattım.
—Ne istiyorsun dedi.
—Hiçbir şey, asıl sen ne istiyorsun, burada ne arıyorsun? Dedim.
—Oğlum… Oğlum… Yabancı ağlamaya başlamıştı. Sessizce onu dinledim.
—Oğlum bir haftadır kayıp, aramadığım yer kalmadı. Hastaneler, karakollar, ilanlar, televizyonlar ama hiçbir iz yok ondan. Tanrım neden neden… Geçen yıl karımı kaybettim şimdide oğlum gitti dedi. Çaresizce ağlıyordu.
—Karın neden öldü dedim
—Kanser hastasıydı. kanserin agresif ve kötü huyluydu. Çok savaştı ama kaybettik dedi.
—Peki, ölene kadar onun yanında mıydın? Dedim Bu soruma öfkelenmişti. Bağırır bir ses tonuyla;
—Yanındaydım tabiî dedi. Sonra sesi yumuşadı gözleri parlıyordu, adeta anlatırken;
—Sevgiliye olan aşk güneşi gören günebakan misali, onu görünce ruhun çiçek açıyor yaşam öylesine güzel oluyor ki. Âmâ her şeyin bir sonu var değil mi dedi. Ve devam etti.

Oğlum annesinin yanından hiç ayrılmazdı. Oyuncaklarıyla oynarken dahi gözleri hep annesindeydi. Şimdiyse ikisi de yok dedi. Ona baktım ve gülümsedim…
—Oğlunu buralarda boşuna arıyorsun onlar saftır temizdir be adam bu çamurun pisin içinde işi ne? Çocuklar daima sevdikleri iledir. Zaman mekân fark etmez dedim. Yabancı şaşırmıştı.
—Annesinin mezarı olabilir mi? Gitmeliyim dedi.
Kapıya doğru koştu heyecanlıydı.
-Teşekkür ederim, teşekkür ederim bu arada ben Fırat dedi. Gülümsedim.
—Bende hasan dedim. Yabancı hızla uzaklaştı.
Bir hafta sonra Fırat oğluyla beraber kendisine yardım eden evsize teşekkür etmeye geldi.     

      Ama evsiz yerinde yoktu. Kime sorduysa onu tanımıyordu. Evsizin odasına çıktı, oda boştu. Yerde bulduğu yıllar öncesine ait eskimiş bir gazete parçası yetmişti, her şeyi açıklamaya.
Bütün ailesinin öldüğü yangından mucize eseri kurtulan hasan isimli çocuk yanan evdeki odasında açlıktan ölmüş olarak bulundu.

Oğuzhan ÇAKIR

Yazar Oğuzhan ÇAKIR

Oğuzhan Çakır, 1983’te Malatya’ da doğdu. Babasının asker olması sebebiyle ilk ve ortaokulu Bursa, liseyi ise Hatay’ın Dörtyol ilçesinde okumuştur. Lisans eğitimini Burdur Süleyman Demirel Üniversitesi Eğitim Fakültesi Okul Öncesi Öğretmenliği’nde tamamlamıştır. Hayatına eğitimci olarak devam ederken diğer yandan da Anadolu Üniversitesi Sosyal Hizmet ve Sosyoloji, Atatürk üniversitesi Adalet bölümünü bitirmiştir. Aynı zamanda yüksek lisans eğitimi yapmaktadır.
Yeni yerler görmeye meraklı olduğu için Türkiye’nin dört bir yanını gezmiştir. Ayrıca ka101 Okul Eğitimi Programı ile Avrupa Birliği Ülkeleri de görme şansı elde etmiştir. Farklı alanlarda kendini geliştirmeyi sevmesi onun Yaratıcı yazarlık, bağlama, fotoğrafçılık, dalış, Ardunio, kodlama, zeka oyunları, satranç vs.. eğitimleri almasına sebep olmuştur. Bu yıl bir eğitimci olarak 16. yılını tamamlayan Çakır, ‘Deniz’in Rüyaları’ serisinin ilki ‘Dağınık Bonbon’u çıkarmıştır.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Çocuklara Düzen Alışkanlığı Kazandırmak

İkinci Kedi