in

Neden Okuyorum?

Neden Okuyorum?

İnsan doğar, büyür ve ölür.

Bu süre içerisinde çok şey öğrenir. Özellikle dünyaya ayak basmamızdan itibaren, doğmamızı kastediyorum, sürekli öğrenmeye başlarız. İlk öğrendiğimiz şey dünyadaki oksijenin ciğerlerimizi ne kadar yaktığı. Bu öğrenme bizi ilk kez ağlatır. Ancak sonra anne sevgisi ile tanışır ve bizde onu sevmeyi öğreniriz. Kendi bedenimizi öğrenmeye başlarız, parmaklarımıza bakar bunları hareket ettirebiliyorum ama ne işe yarıyor, sorusunun cevabını ararız. Daha o zaman merak duygusunu öğrenir, tutmayı, yemeyi, tat almayı, zaman geçtikçe konuşmayı ve etrafındakilerle iletişim kurmayı öğreniriz. Onlara gülücük verdiğimizde ödülle ya da ağladığımızda ceza ile bir şeyler elde etmeyi öğreniriz. Bu dünyada henüz bir senemizi doldurmuşken bunlara ilave koşmayı, doğayı, hayvanları, gökyüzünü, yıldızları vs. öğreniriz. Birkaç yıl geçtikten ve belli bir olgunluğa eriştikten sonra okumayı, yazmayı öğreniriz. Bu vakte kadar hep çevremizdeki olan olguları sorgular ne, nerede, ne zaman, nasıl ve kim sorularının cevaplarını bizden daha tecrübeli olanlara sorarız. O zamanlar bu tecrübeli insanlar anne ve babamızdır ya da çoğunlukla öğretmenimizdir

Sonra kendimiz araştırmaya başlarız. Kendi ayaklarımız üzerinde durmayı öğrenir, merak ettiğimiz şeye kendi becerilerimizle ulaşmaya çalışırız. Benim küçüklüğümde bu genellikle kitaplar ile olurdu.

Kitaplarla tanıştıktan sonra çok büyük bir dünyanın varlığını keşfetmiştim.

Kitaplarda ne kadar farklı insan, ne kadar farklı yerler, ilişkiler, tipler vardı. Her bir kitap başka bir bakış açısı öğretiyor, hayata farklı bir pencereden bakmayı gösteriyordu. Sadece kendi zamanını değil aynı zamanda tarihi olayları, ya da tamamen farklı bir ülkede geçen bir olayı anlatıyordu kitaplar. Sözün özü kitaplardan çok şey öğrendim ve öğrenmeye de devam ediyorum.

Bir kitaba ulaşma konusunda belki de çok şanslı biriydim. Daha küçücükken şimdi rahmetli olan dayımın bir kütüphanesi vardı ki öyle böyle değil. Bir oda düşünün ve dört duvarının da yerden tavana kadar kitaplıkla ve kitaplarla dolu olduğunu hayal edin. Anneannem adeta bir kütüphane görevlisi gibi okumak için aldığım kitapları “Bir hafta sonra geri getir, yerine bırak,” derdi. Tabi o böyle bir dead line (son süre, teslimat zamanı) koyunca mecburen o sürede o kitap biterdi.

Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum, çünkü çevremde okumayı seven, kitapları seven büyüklerim vardı. Bunlar hep erkekti aslında, çünkü kızlar nedense okumaktan menedilmişlerdi. 

Oysaki merak duygusu, araştırma hissiyatı beni rahat bırakmadı ve hep, her şeye rağmen, kız olmama rağmen okumak istedim. Her zaman okumak istedim. O kitaplar ki benden önce birileri herhangi bir konuda çalışmış, araştırmış, öğrenmiş ve sağ olsun ki bunu bizlere aktarmak için oturup, mesai harcayıp yazıya aktarmış. 

Ancak şimdilerde ben de çocukluğumdaki kadar okuyamıyorum nedense.

Çocuk iken daha cesurmuşum. Daha fazla hayata meydan okuyabiliyormuşum. Şimdi büyüdüm ve cesur olmanın, sözünü esirgememenin çok büyük bedeller ödettiğini öğrendim. Yoruldum. Akıntıya karşı kürek çekmek yordu beni. Belki de kendini akışa bırakmak ve herkesin olduğu yerde durmak lazım. 

Neden bu kitabı okuyorsun, neden çalışıyorsun, neden sende diğer kadınlar gibi davranmıyorsun, neden doğrucu Davut’sun, neden yalan söylemiyorsun, neden dedikodu yapmıyorsun, bizimle sohbet etmeye değer bulmuyor musun bizi, neden durum hoşuna gitmediği halde yalakalık yapmıyorsun, neden bu kadar, niçin böyle, neden, niçin, nasıl… Bende soruyorum “Neden insanlar sadece kendi bakış açılarını doğru bulurlar?” “Niçin tek bir taraftan bakarlar?”

Muhtemelen onlarda kendi tecrübe ettikleri bir sürü durum gözlemledikten sonra kendilerine bir bakış açısı oluşturmuşlardır.

Ancak tekrar soruyorum “Bunun doğru olduğundan yüzde yüz eminler mi?”.

“Sana göre bir kupanın kulp kısmı sağda diğerine göre solda ise, hangisi doğru?”.

Acaba farklı yönlerden mi bakıyorsunuz kupaya. Yukarıdan baktığında herkes kendi bakış açısıyla doğruyu mu söylüyor yoksa. Ya da uzaysal boşlukta, olayı üç boyutlu olarak gördüğümde aslında ne sağda ne de solda olduğu gerçeğini mi göreceğim.

Bir Hint hikayesi var, sizlere de bahsetmek isterim.

Bu hikâyede öğrenmeye çok hevesli altı tane kör adam var. Fil diye bir canlının olduğunu duymuşlar, ancak nasıl bir canlı olduğunu bilmiyorlar. Ancak danıştıkları bir kişi onlara ‘filin vücuduna dokunarak nasıl bir canlı olduğunu öğrenebilirsiniz’ fikrini verir ve kör adamları filin yanına götürür. İlki file yaklaşır ve dokunma fırsatı bulamadan karnına çarpıp “Tanrım bu fil, duvardan başka bir şey değil,” der. İkinci dişine dokunup: “bu şey oldukça düzgün, sivri ve yuvarlakça. Fil denilen şey, mızraktır.” der. Üçüncü kişi, “hayvana sokulup, kıvrımlı hortumunu tutunca anladım, fil olsa olsa bir yılandır,” der. Dördüncü kişi, filin dizine sürünce elini “fil ağaçtır,” der ve geçer. Beşinci ise kulağına dokunur ve fil yelpazedir, der. Altıncı, filin çevresinde dolanırken tesadüfen kuyruğuna dokunup, “anladım bu fil halattır,” sonucuna varır. Bu altı kör adam, her biri kendi fikrinde, katılaşan ve ısrar eden bir kavgaya tutuşurlar.

Her biri düşüncelerinde kısmen haklı ve aslında her biri ise kesinlikle yanlıştır. 

Peki bu körlükten, bu yanlışlardan ve her şeyi mümkün olduğunca 3 boyutlu görmeyi sağlayacak şey nedir?

Bana göre bunun cevabı çooook okumak.

Bol kitaplı, bol öğrenmeli, bilime merak duyduğunuz günler diliyorum.

Esen kalın.

Bir cevap yazın

Avatar

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Kıbrıs Barış Harekatı

ASTROLOJİDE AY’IN ÖNEMİ

ASTROLOJİDE AY’IN ÖNEMİ